15 Haziran 2009 Pazartesi

Organik tarıma başka bir bakış açısı


Organik Tarıma başka bir bakış açısı…

Arca Atay*,
Organik tarımın teoriği 1930 larda ortaya atılmış, 1970 lere kadar örgütsüz bir biçimde çeşitli ülkelerde yapılmıştır.Organik tarım çalışmalarının merkezi bir yapıya kavuşması Uluslararası Organik Tarım Hareketleri Federasyonu’nun (IFOAM) 1972 de kuruluşuyla başlar.Her nekadar IFOAM, organik tarımın dünya üzerindeki organize olmuş çatı örgütü durumunda ve organik tarımın az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler başta olmak üzere dünya üzerindeki artışı ve tanıtımıyla ilgili yoğun çalışmalara imza atan bir kurum olsa da, organik tarım özellikle 1980 lerden sonra kapitalizmin çarkları arasına girmiştir.
Bu noktada dünya tarımının en üst örgütü olan Gıda Tarım Örgütü (FAO) nün çelişkili tavrından da söz etmek gerekir.FAO organik tarımı destekleyen ve bu konuda bir çok çalışmayı örgütlemiş ve yayın çıkartmış bir organizasyon olması yanı sıra aynı zamanda Biyoteknolojik tarımı da destekleyen bir yapıdadır.
Kapitalizmin kar hırsı, masum çıkışı olan organik tarımın endüstriyel organik tarım sistemine geçişini tetiklemiştir. Fakat burada organik tarım sistemini “suçlu” ilan etmek ,ona karşı tavır almak son derece yanlıştır.Tavır alınacak yada karşı çıkılacak olgu, bu sistemin felsefesine aykırı kullanımı, yada kullanım amacının yanlışlığı üzerine olmalıdır.Unutulmamalıdır ki dünya üzerinde organik tarım yapılan bir çok ülke, neoliberal organik tarım kural,kanun yada yönetmeliklerinden bağımsız olarak , kendi geleneksel tarım politikaları üzerinden bu sistemi götürmektedir.Keza bizim her zaman savunduğumuz nokta ,bu tarım sisteminin küçük çiftçi bazında ,yerel üretim yerel tüketim bağlamında gerçekleştirilmesidir.İşte bu noktada çiftçi örgütlerine ,özellikle de çiftçi sendikalarına büyük görevler düşmektedir.
Küba’da, insanlar hemen hemen tüm gıda ihtiyaçlarını organik tarım ürünlerinden sağlamaktadırlar.Küba’da ,organik tarım alanında gerek felsefesi ile örtüşen gerekse teknolojisi geliştirilmiş ve dünya ülkelerine örnek teşkil edecek çalışmalar yapılmaktadır.Küba’da organik tarımın gelişimi, bir zorunluluktan , koşulların zorlamasıyla ortaya çıkmıştır.Sovyetler Birliğinin dağılması ile, daha önce zirai ilaç,gübre ve mazot gibi tarımsal girdilerini Sovyetlerden sağlayan Küba, bir anda tarımsal üretim ve gıda krizine girmiştir.Mazot ve yedek parça olmayınca traktörler çalışmamış, ilaç ve kimyasal gübreli ekimler yapılamamaya başlanmıştır. Bu girdi noksanlıkları, Küba’yı geleneksel tarım metodlarıyla sürdürülebilir bir tarım sistemine geçirmiş ve organik tarımın başlama ve gelişme sürecini başlatmıştır.Keza bir çok Latin Amerika yada Afrika ülkelerinin tarım sistemleri organik tarım felsefesi ve teoriği doğrultusundadır.
Organik tarımı kapitalizmin yeni bir manüpilasyonu olarak düşünmek yanlış değildir, çünkü bunu ,gelişmiş ülkelerin sertifikalara dayalı bir organik endüstrisi yaratma çabası olduğunu anlamamak için saf olmak gerekir.Fakat, gerek tarihçesi ve gelişim süreci , gerekse yapılış şekli incelendiğinde bu tarım şeklinin ekolojiye en dost tarım şekli olduğunu söylemek mümkündür. Ekolojiyi ve ekosistemi en az tahrip eden bir tarım şekli olduğu için sürdürülebilir polikültür tarım ,diğer sistemlerden daha az zarar vericidir yada daha iyidir diyebiliyoruz.Organik tarım da sürdürülebilir polikültür tarımın bir türevi yada alt türüdür.
Tarım arazisi kendiliğinden var olan bir alan değildir.Tarım arazilerini insanlar yaratmıştır.Yani kendine özgü bir ekolojiye sahip, bitkisiyle, hayvanıyla, böceğiyle, mikroorganizmalarıyla bir doğal döngüsü olan alana, insanlar karınlarını doyurmak için gerekli olan ürünleri yetiştirmek için müdahalede bulunarak , dolayısıyla oradaki kendine özgü sistemi kısmen yada tamamiyle yok ederek yeni bir yaşam alanı açarlar.Burada kendileri için gerekli olan bitkileri, hatta yine kendi kullanımları için yetiştirdikleri hayvanlarını beslemek için ürün eker ve biçerler.
Diğer konu,tarım arazilerindeki insan müdahalesinin boyutları ve tahribatın derecesidir.Bunu iki uç örnek ile irdelemek gerekirse;Öküzüyle çift süren ve sadece kendi ailesinin yaşamı için gerekli olan bitki materyalini yetiştiren geri bıraktırılmış yada gelişmekte olan bir ülke çiftçisi mi doğanın ve ekolojinin dengesine daha çok müdahalede bulunur yoksa binlerce dönüm arazide mekanize monokültür tarım yapan endüstriyel çiftçi mi daha çok müdahalede bulunur? Herkes cevabı bilmektedir ki, polikültur tarım yapan küçük çiftçiler doğal dengeye ve ekolojinin öğelerine ,endüstriyel tarım yapan büyük çiftçi ve tarım şirketlerinden çok daha az zarar verirler.Kaldı ki buraya kadar anlattıklarımız tarımın uygulandığı alanlar ve bu alanlardaki ekolojik öğeler üzerine etkiler bağlamındadır.Yani üretilen ürünlerin verimi, ticari değeri, besin değerleri, insan sağlığı açısından güvenirlikleri yada riskleri ayrı konulardır,ayrı ayrı ele alınıp tartışılmalıdırlar.Yukarıdaki örnek üzerinden de organik tarım için ilkel tarım metodlarını desteklediğimiz anlamı çıkartılmamalıdır.
Organik tarımın sürdürülebilir olması için çeşitli koşullar vardır. Sürdürülebilirlik hedefleri ekonomik ,sosyal ve ekolojik parametreleri kapsamalıdır.
Ekonomik hedefler; o Ekonomik Güvenlik ve ekonomik yaşayabilirliko Düşük Yatırımlar,o Düşük dışsal girdiler,o Katma Değer,o İyi Çalışma Koşulları,o Adil Ticaret,o Gıda Temini,o Yerel Kaynakların ideal kullanımıdır.
Sosyal hedefler ;o Yerel İhtiyaçların Sağlanması,o Cinsiyet Dengesi,o Yerel Kültüre Saygı,o Güvenli Ürünler,o İyi tad ve kalitedir.Ekolojik hedefler ;o Ekosistem Dengesio Doğal Kaynakların korunmasıo Biyolojik Çeşitliliko Kimyasal Kirlenmenin Önlenmesio Hayvan Haklarına Saygılı Tarımo Yüksek Toprak Verimliliği veo Temiz Su dur.
Görüldüğü üzere organik tarımın çatı örgütü IFOAM ın işaret ettiği bu hedefler (What is Organic Farming –IFOAM & FiBL) üzerinde tartışma gerektirmeyen, yereli , çiftçiyi ,ve ekolojiyi kollayan hedeflerdir. Esas tartışılacak konu, dünyada ve ülkemizde organik tarımın uygulanmasında bu hedeflerin ne kadar gözetildiği , organik tarım endüstrisi yaratma çabalarıyla sürdürülebilirliği sağlayan bu hedeflerin ne kadar göz ardı edildiği yada edileceğidir.
Tarım verimliliği konusunda yapılan kapsamlı bir çalışmada dünyanın 57 ülkesinde yürütülen 280 proje araştırılmış, gelişmekte olan ülkelerde geleneksel metodlarla yapılan tarımın gelişmiş ülkelerdeki teknolojik ve kimyasal destekli tarıma göre toprağa daha az zarar verdiği ve bu nedenle de daha sürdürülebilir olduğu vurgulanmıştır. Araştırmacılar, toprağın biyoçeşitliliğini bozmayan yöntemlerin uzun vadede daha yüksek hasat verdiğine dikkat çekerek, böcek ilaçlarının ve verim artırıcı kimyasalların kullanılmaması gerektiğine vurgu yapmaktadırlar. Zira tarımsal üretimde meydana gelen yoğun “kimyasallaşma” nın çevreye ve insan sağlığına etkisi ancak uzun vadede ortaya çıkmaktadır Araştırma ekibinden İngiliz Essex Üniversitesi uzmanı Prof. Jules Pretty’e göre , kimyasal tarımın insanlığa üç türlü faturası vardır: “Ucuz gıda adına kimyasal içerikli yiyecekler için önce şirketlere, sonra bunun pisliğini temizlemek için ekolojiye, son olarak da kendi sağlığımızı kurtarmak için doktorlara bedel ödemekteyiz.”Şirketlere ödenen para aşağı yukarı bellidir ama ekoloji ve insan sağlığı için ödenecek bedeli rakamsal olarak ifade edebilmek mümkün değildir.
Organik Tarımın gelişme yıllarında,Türkiyede organik ürün yetiştirmeyi teşvik amacıyla potansiyel üreticilere özellikle alış fiyatları üzerinde yanlış ve yanıltıcı bilgiler verilmiştir. “Organik ürününüzü normal ürünlerden 3-5 kat daha fazla fiyata satabilirsiniz”gibi söylemler,bundan 2-3 yıl öncesine kadar çok sıkça kullanılan söylem ve vaatlerdi. Dolayısıyla bu dönemde organik üreticiliğe başlayan çiftçiler büyük hayal kırıklıkları yaşadılar ve bir kısım çiftçi organik tarımdan vazgeçti. Özellikle konvansiyonel üretimden organiğe geçerken yaşadıkları ve aşağıda detaylı anlatılacak olan verim düşüklüğü dahil bir çok faktör,çiftçilerin kulaktan duyma fiyat farklarının birer hayal olduğu gerçeğini kendilerine gösterdi.Bu dönemlerdeki organik çiftçi sayısının artışı hep bu yanlış yönlendirmeler sayesinde olmuş ve ekonomik çıkarların daima ön plana çıkarılıp ekolojik çıkarların göz ardı edilmesine, ekolojik-ekonomik çıkarlar dengesinin oluşturulamasına neden olmuştur.Gerçi bu olay tüketici bazında irdelendiğinde de, yine çevre ve ekoloji faktörünün bu ürünlerin tercih nedenleri içinde ilk sırada olmadığını göstermektedir.Tüketiciler organik ürünleri kendi sağlıkları için daha güvenilir buldukları için benimsemekte ve desteklemektedirler. “Çevre ve ekosistemin korunması”,tüketicilerin tercih nedenleri içinde alt sırada yer almaktadır.Gerek Türkiyede gerekse yurt dışında yapılan anketler hep aynı sonuçları göstermektedir.
Organik tarım ürünleriyle ilgili çeşitli karşı veya yanlış görüşler mevcuttur. Bunlardan biri, organik tarımın ilkel bir tarım şekli olduğu, modern tarım sistemleri uygulanmadığı için düşük verimlerin alındığı görüşüdür.
Öncelikle organik tarım ilkel bir tarım şekli değildir. Gerek besleme, gerekse yabani ot, hastalık ve zararlılara karşı sentetik ilaç ve gübrelerin kullanılmıyor olması bu tarım şeklinin ilkelliği anlamına gelmez. Aksine, ekim nöbeti, yeşil gübreleme, kompost yapım ve kullanımı, solarizasyon, tuzaklar, yararlı böcek ve mikroorganizmaların doğal düşmanlar olarak istenmeyen böcek ve hastalıklara karşı kullanılması, küçümsenmeyecek bir bilimsel temel, bilinç ve tecrübe gerektirir.
Organik tarımda hemen hemen her türlü hastalık ve zararlıya karşı kullanılabilecek preperat ve yöntemler mevcuttur. Solarizasyonun uygulanamadığı alanlarda sadece ot ilacı kullanmamaktan ve bu sorunu iş gücü gerektiren fiziksel mücadele ile halletmek gerektiği için, ek bir işgücü maliyeti doğmaktadır. Bunun dışında diğer kültürel işlemlerin ek bir maliyeti olmadığı gibi endüstriyel tarımda yoğun olarak kullanılan sentetik kimyasalların bedeli kadar bi bedel de ekolojik tarım maliyeti içinden çıkarılmalıdır. Ayrıca bu sentetik kimyasalların kullanılmıyor olmasının çevre, ekoloji ve insan başta olmak üzere canlı sağlığına kazandırdığı “artı değer”in hesaplanamayacak bedelini hiçbir zaman unutmamak gerekir.
Organik tarım ile elde edilen ürünlerdeki “Verim azalışı” söylemi ise bazı koşullar için doğru bazı koşullar için yanlıştır. Verim düşüklüğü söylemi başka tartışma konularının da ana savunma mekanizmasını oluşturur.Örneğin biyoteknolojik tarım savunucuları organik tarım ürünlerinin dünya açlığını yok etmeye yetmeyeceğini, zira birim alandan elde edilen organik ürünün konvansiyonel ürüne göre çok düşük olduğunu öne sürerler.Dolayısıyla bu söylem, GDO’lu ürünlerin avantajlarını sıralama anında onlar için bir savunma işlevi görür.Hatta sadece biyoteknolojik tarımı savunanlar değil ,organik tarıma biraz şüpheyle bakanlar,daha ötesinde üretimi bizzat yapan kişiler bile zaman zaman bu söylemi tekrarlarlar.
Yıllardır konvansiyonel tarım sistemiyle kullanılan arazilerde ekolojik tarıma geçiş sürecinde, ürün verimlerinde bir azalış olması doğaldır. Elbetteki toprak ekosisteminin yeniden oluşumuna kadar ki birkaç yıllık süreçte verim düşük olacaktır. Zira konvansiyonel tarım yapılan bu arazilerde sentetik ticari gübre kullanılırken toprak değil, sadece ekilen-dikilen bitkiler beslenmiştir. Hatta yoğun sentetik gübre ve kimyasal ilaç kullanımlarıyla toprak zehirlenmiş ve fakirleşmiştir, organik yapı yok olmuştur, toprak mikroflorası yok edilmiştir. Dolayısıyla bunun geri kazanımı için bir süre geçecek ve bu süreçte verim, konvansiyonel üretime göre daha düşük olabilecektir. Sistem eskiye döndüğünde ise verim de yükselmeye başlayacaktır. Eğer ekolojik tarıma, daha önceden konvansiyonel tarım yapılmamış arazilerde başlanırsa ve ekolojik tarımın gereksinim duyduğu işlemler ekosistemin dengesini bozmadan yapılıyorsa, bir çok üründe birim alandan konvansiyonel tarım koşullarında yapılan üretim kadar verim alınabilmektedir. Kaldı ki ekolojik tarım ürünlerinin çiftçiden satın alınma bedelleri konvansiyonel ürünlere göre %10-%50 kadar fazla olmaktadır. Dolayısıyla buradaki fiyat farkı verim düşüklüğü olasılığına karşı bir sigorta durumundadır.
Organik tarımın verim ve maliyetini hayvancılık ve hayvansal ürünler bazında incelediğimizde, ekolojik hayvancılıkta verimde bir miktar düşüş görülmekle birlikte hayvanlar daha sağlıklı ve damızlık süresi uzadığı için aslında “toplam verimde” bir düşüş olmadığı görülmektedir. Ekolojik beside daha fazla kaba yem kullanılması gerektiği için yem giderleri bir miktar düşmekle birlikte besi süresi uzadığı için besi maliyetinde bir miktar artış göstermektedir. Ama üretilen ekolojik ürünün çevre ve insan sağlığına yararları düşünüldüğünde, bunun bir maliyet artışı değil maliyette önemli düşüş olarak değerlendirilmelidir. Çünkü insanlar, yaşadıkları sağlık sorunlarının, ekoloji ve çevre sorunlarının ne kadarının konvansiyonel tarımdan kaynaklandığını bilmemektedirler. Sağlıklı ve uzun bir yaşamın değeri maddi olarak ölçülemez. (Ak,2007)
Ekolojik ürünlerin ticari bazdaki reel fiyat yüksekliği, verim azalışı yaşanan ürünler ve bu ürünlerin çiftçiye ödenen bedellerinin fazlalığından kaynaklanmaktadır. Ama bu, hiçbir zaman organik ürüne market raflarında 3- 5 yada daha fazla katı fiyat etiketi yazmayı gerektirmez. Bu abartılı fiyat farkı hiçbir zaman çiftçinin cebine girmediği gibi, bu fiyatları gören -özellikle düşük yada orta gelirli- tüketicilerin, bu ürünlerden uzaklaşmasına ve “organik ürünler çok pahalıdır” söyleminin ortaya çıkmasına neden olmaktadır.Organik ürünlerin fiyat ve maliyetlerini tartışırken bunların alım ve satımlarında son yıllarda adı sıkça geçen Adil Ticaret (Fair Trade) kavram ve sisteminden de bahsetmek gerekmektedir. Adil ticaretin temelleri kapitalizme ve çok uluslu şirketlere karşı küçük üreticileri korumak amacıyla II.Dünya Savaşı sonrasında atılmış ve 1960’larda Hollandalı tüketicilerin Nikaragua çiftçilerini destekleme çabalarıyla gelişmiştir.Küresel ticaret sisteminin adaletsizliklerine tepkiden doğan adil ticaret, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ)’nün de tepkisini çekmektedir. Zira DTÖ kuralları ürünlerin üretim tarzını temel alan bir ayrımcılığın yasaklanmasını öngörmektedir. Adil ticaret daha hakça bir ticaret sistemi için mücadele eden gelişmekte olan ülkeler için tam bir cevap olmayabilir ama Dünya çapında 50′ye yakın az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkeden adil ticaret ilkesini benimsemiş şirketler ve kooperatifler aracılığıyla ikibine yakın ürün satın alınmaktadır. Adil ticaret şirketleri ve kooperatifler satın aldıkları ürünler karşılığında üreticilere normal piyasa fiyatlarının iki ya da üç katı kadar para ödemekte ve tüketiciler de sosyal sorumluluk bilinci ile bu ürünleri normal fiyatın biraz daha üzerinde bir bedel ödeyerek satın almaktadırlar. Bu ürünler, Adil Ticaret Vakfı’nın etiketi yapıştırılarak marketler, cafeler ve özel olarak oluşturulan satış noktaları da dahil olmak üzere dünya genelinde seksen bin noktada satılmaktadır.(Atay,2007)
“Sözleşmeli üretim” ,organik tarım sistemi içinde başka bir tartışma konusudur. Sözleşmeli üretimi organik tarım için bir önkoşul olarak öne sürmenin fayda ve gerekliliği bir kez daha gözden geçirilmelidir.Hernekadar “sözleşme”,üreticiyi koruma gerekçesi ile ortaya atılmış ve bazı kesimler tarafından olmazsa olmaz bir koşul olarak benimsenmekteyse de ,aralarında güç dengesi olmayan taraflar arasında imzalanması halinde, sonuçları her zaman zayıf tarafın aleyhine işleyebilecek bir olaydır.Büyük gıda şirketlerinin, büyük pazarlama şirketlerinin küçük çiftçiler ile yaptıkları sözleşmelerde,sözleşme koşulu olan miktardaki ürünü almadıkları,gerçek bedeli ödemedikleri, eksik yada geç ödedikleri yaşanan gerçeklerdir.Bu durumda küçük çiftçi, büyük şirketler karşısındaki maduriyetini önleyici girişimlerde bulunamamakta, hakkını arayamamaktadır. Sözleşmeli üretim ancak eşit güç dengesine sahip ,hukuki statüsü ve hak arama gücü olan çiftçi birlik yada kooperatifleri ile ürünleri alacak ,işleyecek yada pazarlayacak olan şirketler arasında yapılabilir.Bu nedenle organik tarımın “sözleşme” koşulunda ısrar ederken bu tür farklılıkları göz önüne almak, tüm organik tarım faaliyetinin sözleşmeli olmasında dayatmacı olmamak gerekir.
Organik tarım alanlarının belirli bölgelerde lokalize olmasını istemek ,organik tarımı belirli bölgelere sıkıştırmak ,bu bölgeler dışındaki alanlarda organik tarıma izin vermemek sakınca taşıyan başka bir husustur.Şimdilik pratikte böyle bir uygulama yoksa da çok yakın bir gelecekte bu konu gündeme gelecektir yada getirileceği yönünde öngörümüz vardır.Böyle bir olay herşeyden önce bölgeler arası kayırma ,dolayısıyla ekonomik, sosyal ve adil olmayan bir imtiyazlandırma şekli olacaktır. Kaldı ki her bölgenin kendine özgü bir toprak ve iklim koşulu olup, belirli ürünler bu koşullar nedeniyle belirli bölgelerde yetiştirilmeye uygundur.Organik tarımın felsefesindeki biyoçeşitlilik, çoklu üretim (polikültür), yerel türlerin korunması ilkeleri,organik tarımı zorlanmış bölgelere hapsetme pratiği ile taban tabana zıttır. Coğrafik bölgelerdeki organik tarımı teşvik çalışmaları o bölgelere alternatif katkı veya kalkınma imkanları sunulması desteklenebilir ama organik tarımın bölgelendirilmesi, şu bölgelerde yapılabilir bu bölgelerde yapılamaz denmesi yanlış olacaktır.Ancak konuyu başka bir noktadan baktığımızda bölgelendirme fikrinin şöyle bir avantajı olabileceği düşünülebilir.Örneğin organik tarım yapılan bölgelerde biyoteknolojik endüstriyel tarıma izin verilmemesi yönünde bir kanun veya yönetmelik çıktığında hiç olmazsa organik tarıma tahsis edilen bölgelerde transgenik bitki yetiştirme imkanı ortadan kalkacaktır denilebilir. Ama ,bu noktada da sorulacak olan soru Türkiyede şu anda ve yakın gelecekte transgenik bitki üretimine ihtiyacı varmıdır?Ülkemizin bu tür tohumlara bitkilere ve bunlardan elde edilecek gıdalara ihtiyacı yoktur. Türkiye çiftçisinin, tüketicisinin bunlara ihtiyacı yoktur.Bunlara ihtiyaç duyanlar ,yada ihtiyaç olduğuna dair söylemde bulunanlar bu tür tohumları ve bu tohumlar için geliştirdikleri tarım kimyasallarını satıp karlarına kar katmak isteyen çok uluslu biyoteknoloji şirketleri ve bunların Türkiyedeki taşeronlarıdır.
*Ekolojik Yaşam Derneği /Mayıs 2008
Bu yazı 3 Haziran tarihinde Birgün gazetesinde kısaltılarak yayımlanmıştır.

-->
Arca Atay 3 Haz 2008 04:58 Makale Arşivi Bir Yorum Geribesleme URI Yorum imleri RSS
bir yorum “Organik Tarıma başka bir bakış açısı…”
sahraon 14 Şub 2009 at 9:27 pm yoruma bağlantı
ziraat mühendisiyim organik tarım hakkında halen araştırmalar yapmaktayım organik tarımın insan sağlığı, ekolojik denge hususundaki faydaları tamam ancak ben organik tarım üreticisi olmakta kararsızım kar ve zararımın duygusal açıdan ne olacağını bilemiyorum dene gör felsefesini uygulamak istemiyorum ve bayanım ki siz düşünün ufak bir başarısızlıkta elinin hamuruyla karışma olacak sevgiyle kalın iyigünler
Geri besleme URI Yorumlar canlı haber imi RSS
Bir yorumda bulunun
İsminiz(gerekli)
Mailiniz (gizli tutulacaktır) (gerekli)
Websiteniz
Amaç dışı kullanıma karşı : (Zorunlu)*Amaç dışı kullanımı önlemek için resimde yazılı olan yazıyı soldaki kutuya tekrar yazınız. yazılı sözcüğü görmüyorsanız dinlemek için tıklayınız.
XHTML: Kullanabileceğiniz HTML belirteçleri:
-->




"Çiftçinin Sesi" Gazetesi çıktı...gazete talebi için: ciftcisen@gmail.com
www.karasaban.net

Haziran 2009

Pts
Sal
Çar
Per
Cum
Cts
Paz
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
Ara




Sonuçlar

Sonuçlar
Fotoğraflarımızdan

WordPress Themes designed for Web Hosting Bluebook Toprak Onur Yaşam Copyleft 2009

05 Nisan 2008 Cumartesi

EŞİK

altınoluk dağlarında yaptığımız o çok kalabalık! Toplantıdan aklımdan kalanlardan iki hikaye kaldı canlandı gözümde. Birinde ekoköy için çok uğraşan bir grup sonunda düşlerine ulaşıyorlar ve ekoköyü kuruyorlar sonra gidip köylerinde oturuyorlar ve bir sıkıntı boşluk çevreliyor onları ateşe düşmüş akrep gibi dolanıyorlar etraflarında ve sonunda biz şimdi ne yapacağız diye soruyorlar yıllardır ekoköy kavramı etrafında dönüp durduk şimdi ne yapaCAĞIZ! Olan oluyor kısa süre sonra kendi zehirlerini boşaltıyorlar komünün içine ve dağılıyorlar. Diğer hikayede ise ekoköy kuruluyor yerleştiklerinde bir köpek alıyor yerleşimcilerden biri olur mu ekoköyde köpek diyor diğeri olmaz mı burası köy diyor ve sonuç dağılıyorlar.
Bir filmde görmüştüm. Atlas okyanusunun kıyılarındaki geniş otlaklarda çobansız dolaşan ineklerin okyanusa girip boğulmalarını önlemek için sahil boyunca demirden bir eşik yapılmıştı. eşiğin aslında hendek mi yoksa yükselti mi olduğunu hatırlamıyorum ama ineklerin kolayca aşabileceği bir engel olduğunu iyi hatırlıyorum. İnekler mi eşiği aşamıyorlar. Eşik psikolojilerini çözmüş sahiplerinin onların korkularıyla yaptıkları dev bir duvara dönüşmüş inek gözlerinde.
Yıllarca uğraşıp didindik. Ailemize devlete, çevremize karşı geldik. Santim santim yürüyerek bu günlere geldi. Kırklareli de dostlar var ekoköylerine bu aylarda yerleşecekler. İsmaillerin az bir yolu kaldı. Bizimse fidanlarımız hazır doğuda güneşi doğurmak üzereyiz. Bunlar sevindirici gelişmeler. Bunlar geleceğin umutları, fidanları, tohumları… Öyle orta Anadolu da ki üniversite ve Avrupa desteğiyle kurulan kişileri ilerde öz yaşam öykümüze ekolojist sıfatını da koyarız düşüncesiyle oluşturulan ekoköy projelerine benzemiyor. Kan gibi akan ter damlalarıyla biriktirdiklerini her şeylerini adayanlarca, içine yaşam emek sevgi konularak yapılmış yapılar ya da düşünceler bizim kuracağımız ekoköyler… Bunca sevindirici düşünceye rağmen hala atmamız gereken önemli bir adım var. Kilometrelerce yolu aşıp eşiğin yanı başına geldik. Şöyle bir gücümüzü toplayıp hafifçe sıçrasak: İneklikten, bir sahibe ait olmaktan, sadece verileni yaşamak çok çok gerilerde kalacak…
Bu adımı atmak sıçramak öyle kolay değil. Eşik demirden değil korkulardan yapılmış. Kılıç gibi sivriltmişler korkuların korkularını. Geleceğimizden korkuyoruz. Adı konmamış savaşın geçtiği topraklara akan kana karışmaktan, aşağılanmaktan kaybetmekten, elimde kalan son şeyden hayallerimi kaybetmekten, Kendi adıma yeni doğacak çocuğumun geleceği adına, yıllarca oluşturduğum topladığım maddeler adına, eşim adına kendimi kandırmanın nedeni yok korkular şu da çevremizde. Ve bu korkular bizi birbirimize bırakıyor. Yeni tartışmalar açıyor anlayışı bir yerler e gömüyor. Bağırın diyor bölünün, bölünün, bölünün… Biraz daha uğraşın birbirinizle sonra kan çimenlerini yemeye devam edin ama uzatıp da sağılma zamanınızı aksatmayın…
Eşiğin ötesinde masmavi okyanus var; korkmuyoruz okyanustan, korktuğumuz sadece o kahrolası eşik. Korkmamız için neden yok kalbimizin derinlerinde bir ses haykırıyor orası senin ülken. Yüzmeyi hani nerdeyse suyun üzerinde yürüyebileceğiz çünkü biz oraya aidiz biliyoruz. Bir yunus gibi kıyısız denizlerde yüzmemiz gerekiyor. Atalarımızdan çalınan özgürlük yani doğa yani biz şu maskemizin içinde kaybolan biz. Ancak o suya adımımızı atınca paklanacağız. Maskelerimiz mi yüzerken kim maske takabilir ki! Çok yazdık. Çok çizdik… şu kahrolası eşiğin ötesinde ne var aslında çokça iyi biliyoruz. Hadi ha gayret İsmail ha gayret Baz ha gayret yunus gönüllüler. Hiçbir zaman ulaşılamamış bir noktadayken bırakamayız ha gayret atlayacağız. Bir an önce kağıt işlerini bir kenara atıp toprak alacağız onu koklayacak içimize çekecek dalacağız ha gayret az kaldı atlayacağız…

14 Mart 2008 Cuma

ekoköy nedir

Ekoköy neredeyse lastik gibi çekilebilen bir kavram kim nereye çekerse oraya gidiyor. İçindeki köy ve ekoloji sözcüğü ise böyle bir yaşam arzulayıp harekete geçenlerin taleplerini tanıdıklarım nezdinde karşılamıyor. Peki, nedir Ekoköy nasıl olmalıdır belirli tanımların üzerine mi oturtulmalıdır yoksa boşlukta yüzmesine çevresine çizilecek tanım çizgileriyle boğulmasına izin verilmemeli midir?
Benim aklımdaki ya da tanımlama torbamdaki Ekoköy projesini ne ekoloji nede köy sözcükleri karşılıyor. Öncelikle çevrebilim ile ilgilenip ekolojik bir yaşamı arzulayanlar daha çok şehir kökenli insanlar. Bu kişiler atlas dergisi okuyup arada bir temaya bağış yapan ama bağışlarına ne olduğunu bilmeyen, bankamatikten makbuz almayarak evde tasarruf ampulleri kullanarak ekolojist olan protesto edecekleri çevresel sorunları radikal gazetesinden öğrenen genellikle ekonomik anlamda orta sınıf ve bir üstü kişilerden söz edebiliriz. Bu kişiler bir makbuz için timsah gözyaşları döken çevresel felaketlerin öncül nedenlerinden biri olan bankaların genel politikalarını eleştirmeyi düşünmezler bile. Tasarruf ampullerinin doğru bir tercih olmasının yanı sıra elektriğin sadece %37 sini Türkiye de hanelerin kullandığını geri kalanını sanayinin yuttuğunu ve barajların yapımına karşı olmak için yaşamlarında temel dönüşümler yapmak, kendi enerjisini üretmek daha az sanayi ürünü tüketmek gibi tasarılardan söz etmezler. Nükleer enerjinin ise elektrik üretmekten çok başka amaçlara hizmet ettiğini es geçerler. Protesto etmeleri gereken ekolojik felaketleri gazetelerden öğrenirler ve bir gün radikal gazetesi yeterince rüşvet alıp yeni bir haber yapar Türkiye’nin ilk siyanürle altın çıkaran (köyün ismini unuttum ama bir iki ay önce radikalde yayınlanan bir haber) köylüleri hallerinden memnun diye paraya kanıp gülümseyen köylüleri haber yapınca Bergama da altınolukta Ovacıktaki altın madenleri unutulur gider. Gazeteler sayesinde evrimin son halkası balık insana dönüştüğünü fark etmez bile. Nükleer enerji santrallerine karşı imza atar bu onurlu ve gerekli bir duruştur. Ama orta Anadolu da yaşanan ve gözlerinin önünde olup biten uzun vadede nükleer patlamanın yaratacağı ölüm ve çevresel katliamın üstündeki çölleşmeyi görmez, göller kurtulup tarım alanı yapılır bundan haberdar olmaz ya da sonuçlarını düşünemez. Veya ekolojiyi lokman hekim laboratuarı olarak görür. Sağlıklı yaşamın altın yolu adaçayı içmektir öğütlerine uyar sadece sağlıklı yaşama amacının hayata geçirmek için çabalar… örnekleri çoğaltılabilir yani beynime depoladığım buraya sığmayacak kadar çok örnek var. evde köpek besleyip vejateryan yemekler yiyerek hayvanları koruyamayız. Saksıda çiçek yetiştirerek ekolojist olamayacağımız gibi…
Geçenlerde eko-köy grubunda 50 yaşında bir karavanla altınoluğa yerleşen yürekli çiftin mailini okudum. Eko köy kurmaya gerek yok. Türkiye zaten eko köylerden oluşuyor bir köye yerleşin orayı dönüştürün, değiştirin orada yaşayın diye yazmıştı. Keşke bu kadar basit olsaydı. Köyler şehir özentisiyle kalpleri kıpır kıpır atan insanlarla dolu. Köylülerin şehirli nüfusa oranını avrupa standartlarına çekmeye çalışan devletin uzun süreli planı öylesine tutuluyor ki köylülerce kendi kendilerini aşağılamak konusunda birbirleriyle yarışıyorlar. Yaşamlarından ve köylülüklerinden nefret ediyorlar. Kendilerine cahil diyorlar en çokta ne için biliyor musunuz? Modern yöntemlerle çiftçilik yapamadıkları için yani ekolojik üretim yaptıklarından. Fırsatı bulan köylü veriyor toprağa azotu yediriyor hayvana suni yemi. Kimse gocunmuyor da bundan. Yaptıklarının yanlış oluğunu anlatmakta fayda etmiyor malum lafla karın doymuyor. Paylaşım ve yardım severlik hala köylerde evet ama bir karşılığı var bireyselliğini feda edeceksin onlardan farklı davranmayacaksın. Daha çok sevilmek istiyorsan da mutlaka namazında niyazında olacaksın. Kadına gelince onun köyde yeri var ama kadınlar arasında ve kocasına sözü ancak kapı ardında ya da yatarken geçiyor. Sevgilinle beraber dolaşman eşinle kol kola gezmen ise katiyen yasak bu da herhangi bir köye yerleşmem için önemli bir neden. Kürt köylerinde tüm bunlara ilaveten devletin ekmekle insan terbiye etme projesi toplumu alt üst etmiş. Yeşil kart, çocuk ve kömür yardımı toplumu alt üst etmiş. Çok kişi evinin önündeki arsayı bile ekmiyor kim uğraşacak hoca diyorlar yüksek sesle. Ekmeği dahi şehirden alma kıvamındalar. Para bitince inşaata çalışmaya gidiyorlar en fazla köylülükleri artık tarihte kalmış mistik bir hikayeye dönmek üzere…
Yukarda anlatmaya çabaladığım daha çok eko köy kavramının köy ve ekolojinin çok üzerinde ve de derin anlamlar taşıdığı.bizler yeni bir ekoköy kavramı yaratmak zorundayız. Bana gör ise ekoköy kısaca: Bir klan olmanın ve sonsuz yardımlaşmanın yanı sıra bireye ve aşka önem veren bir oluşum olmalı. Tükettiğini üretmeli(elektrik, yiyecek, kısmen de olsa giysi su g.b…), tüketimi optimum seviyesinde tutmalı, doğrudan demokrasi temel kurallarından biri olmalı ve bence kararlar oy birliğiyle olmalı. Kimse doğru budur dememeli ve kendi doğrusunu yaymaya kalkışmamalı. Anarşist, ekolojist ya da dindar eko köyler olabilir önemli olan bu eko köylerin kendi aralarında işbirliğine ve takasa gerekli önemi vermeleri ve şiddetsizlik yemini etmeleri yani her ne olursa olsun şiddete başvurmayacaklarına dair yemin etmeleri. Şehirde ekoköyün kurulup kurulamayacağına gelince ekoköy ekolojinin yanı sıra paylaşım dostluk ve bir arada olmak ise bence olabilir. Şehirdeki insanlar bir araya gelip yeni bir üretim modeli yaratarak bir birlerine destek olabilecekleri yeni bir yaşam sitili kurabilirler. Ve köydeki ekoköylerle yiyeceğe karşılık giysi veya doğayla dost teknolojik araç gereç takası yapılabilinir yada en azından şehir fanusundan kurtulamayanlar böyle bir şeyi deneyebilirler…..

28 Şubat 2008 Perşembe

ekolojik ve özgür yaşam kurulur diyenlere özel

ekolojik ve özgür bir yaşam kuruluyor. yaz aylarında ilk adımlar atılacak yanımızda olmak istiyorsan biz buradayız

BİR AĞAÇ GİBİ TEK VE HÜR BİR ORMAN GİBİ KARDEŞÇESİNE…

Nazım Hikmet’in bu dizesinden daha iyi kim komündeki yaşam biçimini özetleyebilir. Peki, bizler bunu nasıl başaracağız. Bireyselliğimizi korurken sosyalleşebilmeyi başarabilmek epey zor bir olay ama zaten komüne yerleşmek zorlukların üstüne yürümek değil midir? Böyle bir yaşam ancak eko köyler vasıtasıyla kurulabilir. Komüne yerleşmeyi düşünen herkesin aklında iki soru işaretinin olduğundan eminim. Birincisi hep içice mi olacağız kendimize ait zamanımız olmayacak mı? İkincisi her birey bir köşeye çekilip kendi dünyasını mı kuracaksa eko köyün anlamı ne olacak.
Hem sosyal olup hem de bireyselliğimizi korumanın anahtarı kişilerin bilincinden geçer yani aldığımız kararlar genel anlamıyla bilinçsiz davranışları engelleyemez. Dünya’nın en iyi işleyen ve en eski demokrasilerinden biri olan İngiltere’nin bir anayasası yoktur. Temelde kralın ve devlet başkanı yetkileri dikta ile yönetilen ülkelerin diktatörüyle eşittir. Tüm bunlar yinede İngiltere’nin anti demokratik yasalarca yönetilmesine neden olmaz çünkü halk demokrasi konusunda bilinçlidir ve özgürlüğünü korumak için anayasaya ihtiyacı yoktur. Bu sağduyulu ve ya bilinçli davranıştır. Kendini bir başkasının yerine koymak yeni dilde buna empati denir ama eski insanlar için anlamı olgunluktur. Olgun insan bir bulut kadar yumuşak huylu, bereketli ve özgürdür. Var olanla yetinmeyen yeni bir yaşam kurmak isteyen düşüncelerinde samimi olan her insan olğunluk şerbetinden tatmıştır. Demokrasi ve özgürlük bilincin e ulaşmış katılımcıların sorunsuzca yaşayacağından eminim.
Örneğin İrlanda da ki Fındhorn (Bugday degisi sayı 14) komününde sabah ve akşam insanlar arasındaki bağları güçlendirmek için elle tutuşup sessizliği deneyimliyerek bu sorunun üstesinden gelmekteler. Eğer bilinçlice davranıp sorunun çözümüne yönelik teoriler geliştirirsek bu tarz sorunlar ortaya çıkmadan çözülecektir.
Mülkiyetin varlığını yadsımak bize bir şey kazandırmaz. Yasaklar ancak arzuları kamcılar. İnsanların özel dünyaları olduğunu bireyselliklerine göre bu dünyalarını düzenlemeye hakları olduğunu kabul etmeliyiz. Tabi başkalarının hayatından çalarak mülk edinmekten bahsetmiyorum. Ben bir kitaplığımın olmasından zevk alıyorum. Kitaplarımı insanlarla paylaşırım fakat kitaplığımın bana ait olmasını isterim yazı yazarken arada durup kitaplarıma bakmak hoşuma gider onları madde olarak görmem. Gandi ile ilgili bir kitaba baktığımda sanki Gandi benimle konuşur. Yaşar kemalin kitaplarından birine baktığımda ise torosların yeli yüzüme çarpar. Eşim içinse gitarı çok önemlidir. Çünkü gitar ağaçtan ve tellerden oluşmuş sıradan bir alet değildir onun için. Çenet melodilerinin kaynağı ruha hitap eden bir sihirdir. Ortak yapılacak işler olmadığı zamanlar kendi isteğine göre zamanını düzenlemelidir. Her bireyin evini aşırıya kaçmamak şartıyla kendi zevkine göre tasarlamalı ve belirli oranda mülkiyeti olmalıdır. Bireysel alanlar dışında toplantılarımızı yaptığımız, enstrümanlar çalıp şarkılar söylediğimiz, filmimizi izlediğimiz çamaşırımızı yıkadığımız, misafirlerimizi barındırdığımız ortak alanımız olmalı. Beraberliğimizi güçlendirmek için günde en azından bir öğün yemeği bu alanda beraberce yemeliyiz. Kurallarla hareket etmek yerine sevgiyle birbirimize sarılırsak bireysellik ya da sosyallik anlamında herhangi bir sorun yaşamayacağımıza eminim.
Bir insanın komün denilince aklına bir köyde yaşamak geliyorsa, o kişi değer yargılarını taşımayı kendine görev bilmiş sıradan biridir. Kendisi için yapabileceği en iyi şey yaşamını kabullenmesidir. Doğa komün için önemlidir fakat her şey demek değildir. Komün özgürlükle, edebiyatla, sanatla, paylaşımla, sevgiyle, misafirperverlikle ve doğayla dolu bir yaşam tarzıdır. Sanat ve edebiyat komünümüzü var eden diğer her şey kadar önemlidir. Tek düzelik duvarlarını sanat, edebiyat, eğlence ve dans ile yıkabiliriz ancak. Sanatla uğraşanları desteklemeli, müziği resmi ya da edebiyatı tıpkı Bali’li köylüler gibi içimizdeki Tanrıya ulaşmanın bir yolu olarak görmeliyiz. Edebiyattın ve müziğin olmadığı bir dünyayı düşleyemem böyle bir komünü kabullenemem. Çimenlerin üzerinde oturup çalınan gitarı dinlemeli dans eden sevgilileri izlemeli, sık sık okuma geceleri düzenlenen bir yaşam tarzıdır düşlerimi süsleyen.
Kendimizi köyümüze kapatıp dış dünyadan koparamayız. Geçmişimizi köyün içine girer girmez bir yerler atamayız. Aile ziyaretleri, yeni insanları tanıma, ilgi alanımıza yönelik geziler ruhsal gıdalarımızdır. Gezmekten vazgeçtiğimizde birazda kendimizden vazgeçmiş oluruz. Çünkü yeni insanlar, yerler tanıma şansımızdan ve kendimizi geliştirme imkânlarımızdan vazgeçmiş oluruz. Ortak paramızın bir kısmını gezmek için ayırmalıyız. Her çift yılda en azından bir ay keyfince dolaşmaya çıkmalı. Yeni şeylerle yanımıza dönmeli yaşadıklarını bizimle paylaşıp köyümüze renk katmalı.

Eski toprak tanımı yaşlı ama gücü kuvveti yerinde olan insanlar için söylenir. Onlar güçlerini eskiden alır daha hormonun keşfedilmediği, azottun bolca toprağa karışmadığı yıllardan. Doğal yaşam insanlara vereceği ilk şey sağlıktır. Küba ekolojik tarım politikasını anayasasına geçiren ilk ülke olmasının ödülünü hem sebze ve meyve üretimini neredeyse üç kat artırarak hem de bebek ölüm hızı en yavaş ülke olarak aldı. Ekolojik gıdalarla beslenen halkı uzun ve sağlıklı bir yaşama adım attılar. Düşlerimdeki komünü kurduktan sonra genel olarak pek sağlık sorunu yaşayacağımızı ummasa da. Bitkilerle çözemeyeceğimiz olası sağlık sorunlarımız için bir sigorta sistemi geliştirmeliyiz. Bir fon oluşturmalı bu fonda düzenli olarak para biriktirmeli, bu parayı ani sağlık sorunlarında kullanmalıyız.
Çocuğu olan ya da yeni evlenen her çift komünde çocuğunun eğitimini nasıl tamamlayacağını düşündüğünden eminim. Bende bunu düşünüyorum. Çocuğun bizlerden çok şey öğreneceğinden eminim eğitim sistemimizle ilgili yargılarımı daha önce anlatmıştım. Kendi eğitim sistemimizi kurup çocuklarımızı istediğimiz biçimde eğitmemiz şimdilik bir düşmüş gibi gözükebilir ama zaman neyi nasıl değiştireceğini bilemeyiz.

Komünü daha kurmadan böylesine bir düşü kurmak ne kadar doğru bilmiyorum. Türkiye de binlerce komünün olduğu ve insanların para kullanmadan paylaşım metoduyla yaşadıklarını düşlemek beni mutlu kılıyor.

KÖY EKONOMİSİ

KÖY EKONOMİSİ:
Her ne kadar parayı sevmesem de, ekonomi komünün sürdürülebilir olması açısından çok önemli. Dilim döndüğünce bu bölümde ekonomik yapımızdan söz edeceğim.
Öğretmenliğe başlamadan önce öğretmen olan diğer iki ağbimden öğretmenlik maaşının az olduğu ve yaşamak için yeterli olmadığıyla ilgili birçok söz işitmiştim. İki ağbimde şehir merkezinde oturuyor. Büyük olanın eşi çalışmıyor. Bina giderleriyle beraber aylık üç yüz milyon kiraya, yüz elli milyon yol giderlerine, ortalama elektriğe telefona ve su faturasına yüz elli milyon lira veriyor. Yani ortalama bir milyarlık maaşının altı yüz milyonluk kısmı gıda dışı giderlere gidiyor. Maaşından geri kalan kısım yani dört yüz milyon çocuklarının giderlerine, şehirde zorunlu olan tüketim gereksinimlerine ve gıdaya yetmiyor. Sonuç; kredi kartı batağında kıvranmakta. Diğer ağbimin eşi de çalışıyor. Bu onun daha rahat yaşamasını değil daha zengin bir muhitte ev kiralamasına neden oldu bir de krediyle aldığı arabanın giderleri var. Uzatmayayım, ortalama aylık gıda dışı gideri kredi ödemeleriyle (arabanın modeli düştüğünde değiştireceğinden kredi ödemelerinin devamlılık arz ettiğini düşünüyorum) beraber bir milyar beş yüz milyon maaşlarının toplamıyla zor geçindiğini ve para toplayıp tatil yapamadığını bilmem belirtmeme gerek var mı? Bana gelince ben köyde öğretmenim lojmanda kaldığım için kira ödemiyorum. Zaten köyde de kirasız barına bileceğim yığınla ev var. Yol parası her hafta sonu şehre gidersem bile yirmi milyon falan gider. Süt yoğurt yumurta gibi ürünleri köylüden çok ucuza alıyorum.(köylüler ne kadar benden para almamak için ellerinden geleni yapsalar da) aylık mutfak giderim 140 milyon. Elektrik ve telefonu da katsan hiçbir ay giderim iki yüz, iki yüz elli milyonu geçmiyor. Sonuç mükemmel iki veya üç aylığımla tüm yıl geçinebiliyorum.
Bu örneği köyde aç kalırız diye için verdim. Aslında şehirde açlıktan ölmemek içten bile değil. Bir milyar maaş alan bir öğretmenin İstanbul’da ek iş yapmadan yaşaması neredeyse imkansızdır. Elli altmış milyar liradan ucuz ev kalmadığı için kente ev almak ise bizler için bir hayalden başka şey değil. Oysa köylü bir neredeyse tüm bir yılı hiç para harcamadan geçirebilir. Ekmek tarladan süt, yoğurt yumurta hayvanlardan şehirdeki tüketim çılgınlığını yaşayacakları alanları da yok. Geçenlerde bir köylüye bostan ekiminde yardım ettim. İki dönümlük bir yere çeşitli bakliyat ve sebze ektik. Köylü bu arsanın dört ailenin bakliyat ve sebze giderini karşıladığını yılsonunda sebze ve bakliyatlarının henüz bitmediğini söylemişti. Geçmişte gazetede bir holding patronunun yakınmasını okumuştum. Holding patronu, ‘siz bizim para içinde yüzdüğümüzü sanıyorsunuz ama bizde para sıkıntısıyla yaşıyoruz. Kazancımız giderimizi karşılamıyor. Oğlumu Amerika da okutuyorum. Karımın kük mantosu, yazlık kışlık sürekli değişen mobilyalar iş yemekleri anlayacağın ay sonunu zor getiriyoruz.’ Holding patronu o röportaj da ne kadar samimiydi bilmiyorum ama kazançtan fazla tüketimin bir çok kişinin sorunu olduğunu biliyorum.
Köyün ekonomik anlamda şehre üstünlüğü kira yok, sebze parası yok, ekmeğe para vermek yok, yola para vermek yok… yani yüz iki yüz milyon aylık gelir bir köylü için yeterlidir. Bilinçli köylünün kullanabileceği çok çeşitli ekonomik kollar vardır. Yani köylü aklını çalıştırdığında şehirliden çok daha iyi bir hayat sürebilir. Bize gelince bir köylüden bilgi yönünden çok iyi durumda olduğumuzdan bize yetecek kadar üretimi kolaylıkla yapabileceğimize inanıyorum. Aşağıda ekolojik sisteme uygun çeşitli tarımsal üretim metotları hakkından bilgim oranında örnek vereceğim.
Paulownia; Çin’de yaşayan, çok hızlı büyüyen, içinde ülkemizin de bulunduğu Kuzey Yarıküre’de yaklaşık 24 milyon dekar arazide ve özellikle kerestesi için yetiştiriciliği yapılan bir ağaçtır. Ortalama ömrü 70 yıl olup, 5 yılda ekonomik kesime gelebilmekte ve ertesi yıl kesim yerinden tekrar sürmektedir. Dolayısıyla bir kere dikim yapıldıktan sonra aynı bitkilerden 60-70 yıl kadar verim elde edilebilmektedir rüzgar kıran, arıcılık ve yaprakları hayvan yemi olarak kullanılabilir. Paulownia ağacı uygun ekim ve bakım yapılırsa dönümünden beş yılda yaklaşık 4000 dolar gelir elde edilebilir. Bu yirmi dönümden dört yılda yaklaşık 80000 dolar gelir elde edilmesi anlamına gelir. Yani yıllık yaklaşık olarak yirmi dört milyarlık bir gelir demektir.
Hayvancılık: eğer katılımcılar karşı çıkmadıkları takdirde kazançlı elde edebileceğimiz etkinlik. Büyük baş hayvancılığı eğer iyi nesil ineklerle yapılırsa getirim yüksek bir ekonomik etkinliktir. Hayvan yaklaşık olarak günde on beş yirmi kilo süt verir. On inek beslersek günlük yüz elli kilo süt demektir. Kaba bir hesapla yetmiş beş milyon eder bu para hayvan yemi için yeterlidir tabii yeterli tarım alanımız olursa hayvana yem almamıza da gerek kalmaz. Her inek yılda bir buzağı erir on altı ayda satılma aşamasına gelen bu buzağıları hamile olarak iki bucuk milyara satabiliriz
Eko Turizm: eko turizm yeni yeni gelişen bir kavram her ne kadar insanları karşılık beklemeden misafir etmek gerektiğine inansam da değerlendirilmeye alınabilecek bir ekonomik etkinlik. Tatuta köylerinde günlük katılım payı olarak yirmi beş milyon öngörülmüş durumda.
Meyvecilik: bir çok Anadolu köylüsünün temel geçim kaynağı durumunda çok çeşitli ve ekonomik yönden değişken zeytin yetiştiriciliği kiraz yetiştiriciliği portakal yetiştiriciliği dikkatle alacağımız araziyi de göz önüne alarak değerlendirilmesi gerekmekte.
Sebzecilik: Yaz sebzeciliği birçok yönden ekonomik etkinlik olarak riskli ama kendi sebzemizi yetiştirirken dikkate alacağımız bir ekonomik etkinlik.
Yukarda ekonomik etkinliklerden birkaç tanesine örnek teşkil etmesi için değindim. Uzun tartışmalar sonrası üreteceğimiz ürün hakkında derinlemesine inceleme yapmamız gerekecek. Daha önce köylerini mavi boncuk yaparak ya da kilim yaparak geçindiren köylüler gördüm. Biraz caba ve sabırla optimum tüketimimize uygun ürün elde edeceğimize eminim.

İLK SORU: NASIL BİRLEŞECEĞİZ VE NE ŞEKİLDE TOPRAK ALACAĞIZ:

İLK SORU: NASIL BİRLEŞECEĞİZ VE NE ŞEKİLDE TOPRAK ALACAĞIZ:
Bize benzeyen bizimle aynı sorunları yaşayan ve çözümü komünde arayan insanları nasıl bulacağız. Bu önemli bir sorundur ama son zamanlarda atılan adımlar bu sorunu hafifletmekte ve elimizi güçlendirmekte. Artık internette çeşitli ekolojik tartışma grupları, ekolojik dergiler ve buğday’ımız var. Bir birimizi bulmak için atacağımız her adım bizleri birleştirmek için yapılan büyük bir eylemdir. -Bu yazı da birleşmek ve tartışmak için atılan adımlardan biridir.- Komünde yaşamak istemeyen veya böyle bir yaşam tarzını benimsemeyen hiçbir insana zorla anlatacak sözümüz yok elbette. Var olanla yetinmeyip, modern toplumun yaşam tarzını eleştiren ve çözüm bulmaya çalışan herkesle iletişime geçmeye hazırız. Bu insanlarla sık sık yapacağımız ekolojik toplantılarla çözümler üretmeliyiz. Elbette birbirlerini hiç tanımayan insanları bulmamız kolay olmayacak fakat bizler bildiğimiz tüm yolları denemeliyiz. Belirli kaffelerin duyuru panolarına duyurular asmalı, ekolojik dergilerle iletişime geçmeli ve ekolojiyle ilgilenen sitelere düşüncelerimizle ilgili mailler atmalıyız. Eyleme geçmeyen hiçbir düşüncenin önemi yoktur. Eğer Beethoven notaları kafasında tasarladıktan sonra onların güzel olduğuna inanıp eyleme geçirmese yani yazmasa hiçbir zaman dokuzuncu senfoniyi dinleyemeyecektik. Ya da Victor Ananias tasarladığı ekolojik projeyi bir hayata geçirmeye kalkışmasaydı ne buğday dergisi ne ambar nede diğer tasarıları gerçekleşirdi. Daha önce söylediğim gibi düşler önemlidir, ama eyleme geçme çok daha önemlidir. Ekolojik köyün toplantı sırası tam gerçek ve büyük eylemi toprak satın almaktır. Komünleri ilk kuracak olan sezgilerine güvenen inançlı kişiler temelde sonrada komün kuracak yada mevcut komünlere yerleşecek insanlardan fazla sorun yaşasalar bile yaşam tarzını oturttuktan sonra çoğu kararsız ekolojisti peşlerinden sürükleyeceklerdir. Oluşturacak gruptakiler bir biriyle temelde anlaşmalılar. Küçük anlaşmazlıkları ve bazı bireysel istekleri olgunlukla karşılamalılar. Daha sonra gruba katılmak isteyenlerin gruba alınıp alınmayacağı kararın da oybirliği ile karar verilmelidir.
Toprağın yerini yapılacak toplantı sonrası belirlenir. Temel kriterler; hislerimiz, su kaynaklarına yakınlık, manzara, hoşgörülü çevre halkı ve katılımcıların görüşleri üretilecek üründe göz önüne alınarak şehirlere ve ana yolla yakınlık olabilir.
Toprak alınırken kişi başına kaç dönüm alınacağı iyi hesaplanmalı yani bir kişi yaklaşık olarak kaç dönüm arazi ile yıllık geçimini yapabilir. Örneğin şu an yaşadığım köyde en az kazandıran ürün yonca ve dönüm başı yıllık üç yüz ile dört yüz milyon kazandırıyor. Köy şartları da göz önüne alırsak yedi dönüm bir kişi için yeterli sayılabilir. Gelir kaynaklarının çeşitliliği toprağın daha az veya çok alınması tabii olarak etkiler. Her şeye ekonomik gözle bakmamak lazım sonuçta bir köy kuracağımız için diğer köylerle mesafede toprak alımını etkiler. Daha önce İzmir de ekolojik köy kuran bir grubu ziyarete gitmiştim. Bir köyün eski yerleşim yerinden eski okul ve köy lojmanını uzun süreliğine kiralamışlardı. Başlangıç olarak biraz toprak almışlardı. Bir süre sonra toprak almaya devam etmeyi düşünüyorlardı. Ama köylüler kendi kafalarında arazilerinin değerlediğini düşünüp arazi fiyatlarını iki üç kat artırmışlardı. Ben bu örneği değerlendirince en mantıklı olanın bize yetecek arazinin bir defada tek parça olarak alınması olarak ön görüyorum.
Arazi için parayı nasıl bulacağız veya nasıl toplayacağız. Aslında ekolojik yaşamı destekleyen fonlardan yardım alınabilinir. Benim tercihim kendi kaynaklarımızla bu işin üstesinden geleceğimizi düşünerek bir plan yapmamız üzerine eğer böyle bir fondan yararlanırsak bu bizim için bir artı olur. Ekonomik katkı konusunda tartışılabilir ama herkesin eşit para koyması bana göre değil de gücü oranında desteğini vermesi gerektiğine inanıyorum. Bu her hangi bir katılımcı hiçbir şey ortaya koymadan komüne yerleşmesini kabul ettiğim anlamına gelmez. Kolay kazanılan kolay yitirilir. Her katılımcı tüm gücünü seferber etmeli ve köy için hayatındaki önemli şeylerden feragat etmelidir. İşsiz bir arkadaşımız ortaya hiç para koymayabilir ama bizim köyde başlangıçta durması gereken insanlara da ihtiyacımız var. Tabii bunlar olası toplantıda tartışılması gereken bireyler üzerine yapılacak değerlendirmeler.
Komün için başlangıçta toplanacak para ortak bir hesapta herkesin gözetimi altında toplanır ve istediğimiz orana ulaşınca toprak alınır. Ortak (kimi ne oranda çekeceği belirlenir) kredi çekilir toprak alınır. İkinci şık eğer kredi çekebilecek insanlar varsa komünün kuruluşunu hızlandırdığından bana daha mantıklı gelmekte, para hesabı yaparken ev yapımını ve diğer masrafları unutmamak lazım.
Toprak alımından sonra tapu kısım kısım kişiler üzerine yapılmamalı çünkü ilerde çıkabilecek en küçük anlaşmazlıkta arazisini satıp gidebilecek olası kişi herkesi zor durumda bırakabilir. Arazi kurulacak bir vakıf adına yada noterde yapılacak şöyle bir anlaşma üzerine tapulanabilir. İş bu arazi üzerinde hak sahibi olan tek bir kişi bile sözü edilen araziyi terk etmedikçe söz edilen araziden tek metrekaresi satılamaz. Bence noter de yapılacak böyle bir tapu senedi toprakla ilgili olası sorunların çıkmasını önleyecektir. Bazı katılımcılar doğal olarak sonradan köyden ayrılmayı isteyebilir. Bu insanın istediği yere yerleşmesi için gücümüz oranında ekonomik yardım edebiliriz. Sonuçta biz değiştirilemez kurallara sahip yobaz bir topluluk değiliz ama toprak satımına, projemizi tehlikeye atabileceği için izin verilmemelidir.

YILGINLIĞIN KAYNAĞI KORKULARIMIZ

YILGINLIĞIN KAYNAĞI KORKULARIMIZ:
Komün kurma düşüncesine yakın olan ama buna cesaret edemeyen yığınla insan tanıyorum. Cesaretsizliğin kaynağını çok iyi biliyorum; korkular. Komünle ilgili fikirleri mi anlattıklarımdan hemen hepsi bunun çok güzel bir şey olduğunu söyledi ama hep bir ‘ama’ları vardı. Ünlü AMA’lar:
Anlattıkların güzelde ama biz dağ başında beş on kişiyle sıkıntıdan patlamaz mıyız? Tamam, köy kurulurda ama sonra ne yiyip ne içeceksiniz arsa para mı kazandırır? Ya hastalanırsam her hangi bir sosyal güvencemiz yok ne yapacağız? Güzel hoş ama o kadar üniversite okudum. Ama hem işimi yapıp hem de köyde yaşayamam ki! Ya kısa süreli böyle bir yerde kalınır kalınmasına da ama sosyal yaşam yok be abi ne yaparız orada. Hadi biz komün de yaşarız da ama ya çocuklarımız onlara köyde nasıl gelecek sağlayacağız. Ama güvenliğimiz güvenliğimiz kim sağlayacak. Ama televizyon yok, ama bar yok, ama, ama… Tren yolu gibi uzayıp giden amalarla dolu çoğu insanın aklı.
İnsanlar şehirde yaşamakla başlayan ve güçlenen korkularını şehir dışı yaşam formlara yöneltmekteler. Ben hiçbir köyde evine ekmek götüremeyen insan görmedim. İstanbul’da aç yatan kaç kişi vardır sizce. Hiçbir köyde şehirdeki emir komuta zincirine rastlamadım. Yine köylerde şehirlere oranla çok az kişinin hastalandığından eminim. Güvenlik mi Türkiye deki tüm köylerde yaşanan yıllık güvenlik sorunları şehirlerde bir gün yaşanan güvenlik sorunuyla eşittir. Şehirde her köşe başında bir hırsız tinerci ya da soyguncuyla karşılaşabilir bir arabanın altında son nefesinizi verebilirsiniz. Köyde böylesine ağır kaç güvenlik sorunuyla karşılaşabilirsiniz.
Normalde insanların bu soruların üç beş katı kadarını, ‘Ben neden şehirde yaşıyorum,’ diye kendilerine yöneltmeleri gerekirken ‘Şundan dolayı şehir olmasa yaşayamam’ demeleri bana çok ilginç gelmekte. Yaşamları ne kadar kötüye giderse gitsin bu yaşama katlanıp. Yukarda saydığım sayısız nedenden dolayı şehirde yaşamak artık bir azaba dönüştü. Bizler korkuların, sorunların ve amaların ardına saklanıp mutsuz olduğumuz bu yaşamı devam ettirmek yerine düşlerimizin peşinde yeni bir yaşam tarzı geliştirip çözüm üretmeye kalkışacak kadar cesur bir insanlarla birlik olup düşlerimizi gerçekleştirmek için ilk adımı atmalıyız. Bu andan itibaren kurulacak komünün projesini çizecek ve ortaya çıkacak muhtemel sorunlara çözüm önerileri geliştireceğim.

CHİP OLMAYI REDDEDİP ÖZGÜRCE UÇAN KELEBEKLERE DÖNÜŞMEK İSTEYENLERİN ADRESİ:

CHİP OLMAYI REDDEDİP ÖZGÜRCE UÇAN KELEBEKLERE DÖNÜŞMEK İSTEYENLERİN ADRESİ:
KOMÜN
O büyük ve önemli soruyu tekrar soruyorum: ÜTOPYALAR (Düşler) GERÇEKLEŞEBİLİR Mİ?
Ve ardından sorularıma devam ediyorum. Ütopyalar gerçekleşmesi imkânsız hayaller midir? Bizler için en uygun sistem var olan sistem mi? Ütopya yani var olmayan ülkeyi var etmek mümkün mü?
İlk ve en büyük soruyu cevaplayayım önce: Metnin başında da belirttiğim gibi düşler gerçektir. Biliyorum hiçbir düşe dokunamayız, göremeyiz ya da koklayamayız. Gerçekliğin tabiatına aykırı tüm özellikleri içinde barındırsa da düşler gerçektir. Tıpkı sevgi gibi sevgi duygusuna da görüp dokunamayız ama sevgi gerçektir ve yaşamımızın en önemli parçasıdır. Kimse ateşi Tanrılardan çalmadı. Ateşi düşledi ve var edildi sadece. Eğer on- on beş kişi ütopyaların gerçekleşe bileceğine inanıyorsa olmayan yerile de var edip ütopik köyümüzü kurabiliriz. Benim ve eşimin bu soruya kesin bir cevabı var ÜTOPYALAR GERÇEKTİR.
Bu yazıyı yazmadan sekiz yıl önce liseyi yeni bitirmiş fazlasıyla duygusal bir gençtim bir gençtim. Bir çok kişinin yaşayacağından daha çalkantılı ve karmaşık bir arayış dönemin içindeydim. Sorularım her gencin en azından aklının ucundan gecen sorulara benziyordu. Arayışım aynıydı. Ruhsal huzur ve mutsuzluklara çözüm bulmak. Cevabım şu daha tanımsız olsa da şu anki Komün düşünceme yakındı. Sonuçta kendim gibi insanları buldum. Madem beraber kuracağımız paylaşım ve özgürlükle dolu bir köy tüm sorunlarımızı çözecek o zaman yola çıkalım dedik. Parasız, statüsüz beş gençtik sadece turizm sektöründe çalışacak para toplayacak ve köyümüzü kuracaktık. Geride ailemi sevgilimi yani geçmişimi bırakıp yola çıktım. Yola çıkar çıkmaz sayımız üçe düştü sonra ikiye. En sonunda tek kalmıştım.(hiçbir arkadaşım tam anlamıyla düşüncelerinden vazgeçmedi yalnızca farklı yönlere gittiler) Dönerken aklımda bir soru vardı: yoksa var olabilecek en uygun sistem var olan sistem mi? Bu soru yıllar boyunca onlarca kez sordum kendime ve her seferinde de cevabım aynıydı. HAYIR!!! O zamanlar bile bu soruya boyun eğmemiş özgürlüğün ve paylaşımın iç içe olduğu yaşamı düşlemekten geri durmamıştım. Bu sistem var olabilecek en iyi sistem değil çünkü mutlu değiliz ve yokoluşa sürükleniyoruz.
Daha var olmayan o ülkeyi var etmek mümkün. Neden olmasın neden dünyanın her hangi bir yerinde temelini sevgiden almış bir topluluk varolamasın. Ben sadece doğayla içice sevgi dolu bir yaşam istiyorum. Bu kötü bir şey değil. Tüm dinleri ya da ülke anayasalarını yargıç yapsak yine de böyle bir isteğin kötü olduğunu söyleyemez. Bu düşü gerçekleştirmek için şiddet kullanmayı ya da Birilerine bir şeyleri zorla benimsetmeyi amaçlamıyorum. Çağın düşünce ve gereksinimlerini göz ardı etmeden akıllıca davranarak, aynı düşleri kuranlarla bir toprak parçası alıp beraberce yaşamak istiyorum. O halde neden olmasın neden ütopyamız gerçeğe dönüşmesin.

CHİP OLMAYI REDDEDİP ÖZGÜRCE UÇAN KELEBEKLERE DÖNÜŞMEK İSTEYENLERİN ADRESİ:

CHİP OLMAYI REDDEDİP ÖZGÜRCE UÇAN KELEBEKLERE DÖNÜŞMEK İSTEYENLERİN ADRESİ:
EKOLOJİK VE ÖZGÜR YERLEŞİM ALANLARI
O büyük ve önemli soruyu tekrar soruyorum: ÜTOPYALAR (Düşler) GERÇEKLEŞEBİLİR Mİ?
Ve ardından sorularıma devam ediyorum. Ütopyalar gerçekleşmesi imkânsız hayaller midir? Bizler için en uygun sistem var olan sistem mi? Ütopya yani var olmayan ülkeyi var etmek mümkün mü?
İlk ve en büyük soruyu cevaplayayım önce: Metnin başında da belirttiğim gibi düşler gerçektir. Biliyorum hiçbir düşe dokunamayız, göremeyiz ya da koklayamayız. Gerçekliğin tabiatına aykırı tüm özellikleri içinde barındırsa da düşler gerçektir. Tıpkı sevgi gibi sevgi duygusuna da görüp dokunamayız ama sevgi gerçektir ve yaşamımızın en önemli parçasıdır. Kimse ateşi Tanrılardan çalmadı. Ateşi düşledi ve var edildi sadece. Eğer on- on beş kişi ütopyaların gerçekleşe bileceğine inanıyorsa olmayan yerile de var edip ütopik köyümüzü kurabiliriz. Benim ve eşimin bu soruya kesin bir cevabı var ÜTOPYALAR GERÇEKTİR.
Bu yazıyı yazmadan sekiz yıl önce liseyi yeni bitirmiş fazlasıyla duygusal bir gençtim bir gençtim. Bir çok kişinin yaşayacağından daha çalkantılı ve karmaşık bir arayış dönemin içindeydim. Sorularım her gencin en azından aklının ucundan gecen sorulara benziyordu. Arayışım aynıydı. Ruhsal huzur ve mutsuzluklara çözüm bulmak. Cevabım şu daha tanımsız olsa da şu anki Komün düşünceme yakındı. Sonuçta kendim gibi insanları buldum. Madem beraber kuracağımız paylaşım ve özgürlükle dolu bir köy tüm sorunlarımızı çözecek o zaman yola çıkalım dedik. Parasız, statüsüz beş gençtik sadece turizm sektöründe çalışacak para toplayacak ve köyümüzü kuracaktık. Geride ailemi sevgilimi yani geçmişimi bırakıp yola çıktım. Yola çıkar çıkmaz sayımız üçe düştü sonra ikiye. En sonunda tek kalmıştım.(hiçbir arkadaşım tam anlamıyla düşüncelerinden vazgeçmedi yalnızca farklı yönlere gittiler) Dönerken aklımda bir soru vardı: yoksa var olabilecek en uygun sistem var olan sistem mi? Bu soru yıllar boyunca onlarca kez sordum kendime ve her seferinde de cevabım aynıydı. HAYIR!!! O zamanlar bile bu soruya boyun eğmemiş özgürlüğün ve paylaşımın iç içe olduğu yaşamı düşlemekten geri durmamıştım. Bu sistem var olabilecek en iyi sistem değil çünkü mutlu değiliz ve yokoluşa sürükleniyoruz.
Daha var olmayan o ülkeyi var etmek mümkün. Neden olmasın neden dünyanın her hangi bir yerinde temelini sevgiden almış bir topluluk varolamasın. Ben sadece doğayla içice sevgi dolu bir yaşam istiyorum. Bu kötü bir şey değil. Tüm dinleri ya da ülke anayasalarını yargıç yapsak yine de böyle bir isteğin kötü olduğunu söyleyemez. Bu düşü gerçekleştirmek için şiddet kullanmayı ya da Birilerine bir şeyleri zorla benimsetmeyi amaçlamıyorum. Çağın düşünce ve gereksinimlerini göz ardı etmeden akıllıca davranarak, aynı düşleri kuranlarla bir toprak parçası alıp beraberce yaşamak istiyorum. O halde neden olmasın neden ütopyamız gerçeğe dönüşmesin.

VAHŞİ UYGARLIĞIN ANNESİ: EĞİTİM SİSTEMİMİZ

VAHŞİ UYGARLIĞIN ANNESİ: EĞİTİM SİSTEMİMİZ:
Birkaç yıl önce yani daha eğitim hakkındaki olumlu düşüncelerim tamamen tükenmemişken öğrencilerim sayesinde bir şeyleri değiştirebileceğimi umuyordum. Dört yıllık fakülte yaşamım boyunca düşündüklerim, öğretmenliğimin üçüncü ayında fiyaskoya dönüştü. Daha önceleri eğitimin disiplinden, ezberlemekten ve bir sürü yararsız bilgiden oluştuğunu görebiliyor ve rahatlıkla eleştirebiliyordum. Şimdi geçmişte karşısında olduğum düşüncelerin bekçisi konumundayım.
Biliyorum ülkemizde son günlerde öğrenci merkezli eğitim yada yaparak ve yaşayarak öğrenme gibi bir çok öğrenim metot milli eğitimin birer amacıymış gibi gözükse de ne yazık ki tüm bu metotlar televizyon ekranını dolduran politikacıların sözlerine süs katmaktan başka anlam ifade etmiyor.
Bir defa eğitim fakültelerindeki dersler öğretmen yetiştirmek için yetersiz. Zaten dört yıllık fakültenin üçüncü sınıfında öğrenim dersleri görüyorsun. İlk iki yılda lise derslerini tekrar etmekten başka bir anlam taşımıyor. Üçüncü yılda ders öğretim metotlarını anlatan öğretim üyelerinin çoğu belli siyasal amacıyla üniversiteye kapağı attıklarından yetersizler. Yeterli olanlarsa akademik kariyerle kafayı bozduklarından enerjilerinin çok azını bizlere sarf ettiler. Stajerlik döneminde bir öğretmen gözetiminde staj yapmamız gerekirken dersten bıkmış hocalar sınıfı bize terk edip gittiler. (Üniversiteler sadece eğitim fakülteleri bazında yetersiz değiller. ODTÜ bilgisayarı bitirip bilgisayardan anlamayan, Marmara edebiyatı bitirip kitap okumayan, güzel sanatlar mezunu olup kübizimin tam anlamıyla tanımını yapamayan pek çok tanıdığım var)
KPSS’nin zihnimize yaptığı ÖSS’yle eş olabilecek tahribatın ardından bir köy okuluna gönderiliyorsun. Müdür baskısı, milli eğitime ya da müfettişe şirin gözükme amacı eğitim ağacından yapılmış yok edici baltalar. Sözde öğrenci merkezli eğitime geçmiş gözüksek de her şey hala aynı. Öğrencinin biri ben bu gün matematik çalışmak istemiyorum derse ne diye bilirsiniz. Peki, önlük giymek istemiyorum derse. Ben yapmak zorundasınız diyorum. Çünkü bu gibi konularda ilçe de soruşturmaya uğrayan öğretmen sayısı bir hayli kabarık. Elimden geldiğince çatlak ses olmaya çalışıyorum ama tek ses ne yazık ki yeterli olmuyor. Öğrencinin istediğini yapamadığı, bol gereksiz bilgiyle dolu, çoğu şeyin zorunlu olduğu öğrenci merkezli! eğitimi başarısızca devam ettirmekteyiz sadece.

Eğitim ve öğretim dinsel eğitimi bir kenara bırakırsak daha birkaç yüz yıl önce mesleki loncalar vasıtasıyla meslek öğrenimi amacı taşıyarak yapılıyordu. Usta çırağı yetiştirirken çırağın sadece işi öğrenmesini değil ahlaklı olmasından da sorumluydu. Anadolu’daki esnaf ve küçük üreticilerin oluşturdukları Ahilik örgütü fiyat düzenlenmesi, kalfa yetiştirilmesi, esnaf arasındaki sorunları çözüme ulaştırma, fakirlere yardım, ziyaretçileri barındırma ve misafir etme gibi işleri üstlenirlerdi. Bu işleri öylesine başarılı yapar ve halk tarafından da öylesine takdir edilir di ki geçmişte yaşamış birçok devlet varlığını bu teşkilata borçluydu. Moğol istilası sonrası Anadolu Selçuklu devletinin yok olmamasını sağlayan, fetret döneminde Osmanlı siyasi varlığını koruyan, yeniçerilerin ortadan kalkmasının en büyük destekçisi hep bu örgüt olmuştur. Ünlü Arap gezgini İbn-i Batuta seyahatnamesinde Ahilik örgütüne gördüğüm en mükemmel örgüttür der ve Denizli ahilerinin kendisini ve mahiyetini zaviyelerinde ağırlamak konusunda neredeyse bir birleriyle kavga ettiklerini yazar. Ahilik sanayi devriminin yan sonucu olarak çöken bir çok şey gibi ortadan yok oldu. Sanayi devrimi ardından dinsel öğretimi amaçlayan okullar ve çıraklık sistemi yetersiz kaldı. Öncelikle mesleğe yönelik okullar açıldı. Daha sonra üretim, tüketim ve devleti kendi vatandaşından koruma anlayışına uygun yeni okullar açıldı. Bu gün okullar bizdeki ahilik teşkilatının da ilk mesleki okullarında anlayışından çok uzakta bulunan bir eğitim vermekte.
Eğitimin genel olara üç amacı vardır bunlar; 1- uzak amaçlar 2- yakın amaçlar 3- özel amaçlardı dünyadaki tüm eğitim kurumları için bu üç amaç eğitim sisteminin temeli konumundadır. Uzak amaçlar devletin rejimini korumak ve kollamak amacı güder. Yakın amaçlar uzak amaçların eğitime yorumlanış biçimidir. Özel amaçlarda okulun öğretmekle yükümlü olduğu kavramalardır: Okuma, yazma, dağların oluş biçimi… g.b. bu amaçlardan en önemlisi uzak amaçlardır. Çünkü aslında her insan çocuğunu büyük adam olsun diye okula gönderiyorsa da istatiksel ve mantıksal olarak çok az kişi üniversiteyi bitirir ve bu çok az kişinin daha az bir kısmı önemli bir iş sahibi olur.
Okulun şu anki amacı genel olarak halkı oyalamak, rejim hakkında bilgilendirip eğitmek, vatandaşlarının ülkeye verebileceği zararı asgari düzeye indirgemektir. İngiltere milli eğitim bakanlarından birisi bir konuşmasında bu olaya şöyle değinmişti: ‘Öğrencileri okutmanın masraflı bir iş olduğunu biliyoruz. Fakat okumayan her bir vatandaş her hangi bir eyleme katılabilir, bir toplumsal olay sonucu çevreye maddi ve manevi zarar verebilir ya da hırsızlık yapabilir. Sonuçta eğitime yatırdığımız paradan daha fazlasını kaybedebiliriz.’ Üçüncü dünya ülkelerinde durum çok daha vahimdir. Daniel Lerver’in 1963’te Communications and Political Devlopment adlı kitapta yayınlanan İran’la ilgili makalesinde İran toplumunun %90 okuma yazma bilmediğini. Okuma yazmanın temel beceri sayıldığı çağdaş bir ekonomi geliştirmediği sürece kadrolarını artıramadığını. Yılda yüksek öğrenimi bitiren üç bin kişinin de bu yüzden işsiz kaldığını tüm bunların İran için büyük sorun olacağını yazmıştır. Lerver’in kehanetinin gerçekleştiğini gören özellikle belirgin rejim sorunları yaşayan üçüncü dünya ülkeleri eğitimi ne şekilde yapmalarını gerektiğini daha iyi anladılar. Öğrenmeyi ikinci plana iten, rejimi korumayı temel alan, ezbere ve sınavlara dayalı işlevsiz bir eğitim geliştirdiler.
İyi bir modern toplum eleştirisi olan Dövüş kulübü filminin bir sahnesindeki diyalog çok hoşuma gitmişti. Brad Pitt Edward Norton’a “Düve nedir,” diye sorar. Norton “Rahatlatıcı,” der. Pitt “Bir vaka sadece bir vaka sadece bir vaka. Bir düvenin ne olduğunu neden biliyoruz. Avcı, toplayıcı insan anlamında gereklimi? Hayır.. öylese biz neyiz,” Norton, “sadece tüketiciyiz” Pitt “evet biz tüketiciyiz sadece tüketici…” bu diyalog eğitim sisteminin neyi öğrettiğini çok iyi gösteriyor. Sürüyle kavram öğreniyoruz. Beynimizden bilgi taşıyor. Neredeyse bir antik Yunan sofistinden daha bilgiliyiz. Fakat beynimizi dolduran tüm bu bilgilerin çoğunluğunun yaşamımız sürdürebilmemiz için ihtiyacımız yok. Bizi bilgi tüketicisi yapmaktan başka işe yaramıyorlar. Yaşadığım köydeki çiftçiler bahçelerindeki ağacı nasıl budayacaklarını bilmiyorlar ama bir uçağın işleyişi hakkında yüklüce bilgileri var. Tüm bu bilgilerin bir parçası olan eğitim sistemimiz yaşamla bağlarını kopardı. Yaşama ve doğaya dair anlatacak kısıtlı sözü var. Yazma ve okuma öğretimi dışındaki eğitim çoğunlukla öğrencinin beyninde boşu boşuna yer kaplayacak ezbere dayalıdır. Zaten bir çocuğun aynı anda dünya tarihini ayrıntılarıyla bilmesi, dünyada ki tüm ülkeleri tanıyıp coğrafi oluşumlarını bilmesinin, canlı biyolojisini tanımasını, kimyayı ve fizik hakkında uzman olmasını aynı anda matematiği yutmasını beklemek aptallıktır. Çocuk tüm bunları ancak ezberlerler ve okul birincisi de olsa ÖSS sınavına toslar. Çoğumuzun hayatındaki en büyük hayal kırıklıklarından bir ÖSS sınavıdır. Sınavlar ve baskılar çocuğun silik ve yarışmacı bir kişilik geliştirir. Toplumun hastalıklı olmasında eğitim sorumluluğu olmadığını savunamaz. Öğrenci yarışmalara öyle alışır ki hayatın anlamını kaybeder. Hiyareşik bağlar olmadan yaşayamaz. Tapınmayı ya da tapmayı yüceltir.
Kimileri eleştirilerimi abartılı veya yıkıcı bulabilir. Ben fazla ileri gitmediğimden eminim. Nasıl ki kimse dinozorların yaşadığının kanıtı olan fosillere bakarken aslında dinozorları hiç yaşamadığını söylemez ise bunca toplumsal kanıt varken eğitimin sorunsuz olduğunu ya da ufak tefek sorunları olduğunu söyleyemez. Evet, hiçbir ülkenin eğitim sistemi öğrencilere ırk ayrımını, şiddeti, nefreti, öfkeyi, cinsiyet ayrımını, doğa karşıtlığını öğretmez. Buna rağmen toplum şiddeti seven, nefretle dolu, sevgisiz, korkak, ırkçı okumuş insanlarla doludur. Bunların oluşmasında yaygın eğitimin bir sorumluluğu varsa da toplumu eğitme görevini üstlenen örgün eğitim kurumlarının payı büyüktür. Öğrenimde içerik tek başına yeterince anlam ifade etmez. Bilginin veriliş şekli çoğu zaman bilgi kadar önemlidir.
Eğitim sistemi belki bilgisayar mühendisi, doktor veya öğretmen yetiştirebildiğini ama mutlu insanlar yetiştiremedi. Okullarda kardeşlik, eşitlik, büyüklere saygı küçüklere sevgi göstermenin gerekliliği, doğa sevgisi… Hep anlatıldı. Ama nasıl anlatıldı? Demoklesin kılıcı gibi öğrencilerin başından sallanan sınavlar, gelecekte işsiz kalma korkusu, kısmen de olsa baskıcı eğitmenler, zorunlu ders saatleri, dayak ve şiddetin gölgesi altında anlatıldı. Öğrenci basit bir klasik şartlanmaya itildi. Yukarda anlattığım kavramlardan nefret eden çocuk tüm bunları tanıdığım kurumla eşleştirdi. Yani baskı, şiddet, korku, nefret okulla aynı anlama geldi. Bilinç dışı enerjisi okulda öğrendiği çoğu şeyin tersini yapması için öğrenciyi zorladı ve yaşadığımız toplum ortaya çıktı. Korkularla verilen öğretim en kötü öğretim biçimidir çünkü klasik koşullanma ya da cezalanma yoluyla öğrendiğimiz korkulardan ömür boyu arınamayız.
Ömrümüzün dörtte birini okullarda harcıyoruz. Eğitimin sonunda kalbimizi korkularla doldurup elimize bir karne veriyorlar. Buruk bir mutluluk yaşarken korkuların kıymetini kavrıyoruz. Çünkü okulu korkularımız sayesinde bitiriyoruz. Ya ilerde işsiz ve aç kalırsak korkusu, önemsiz bir insan olursam ne yaparım korkusu, sınavı kazanamasam babam beni öldürür korkusu, ödevimi yapmazsam öğretmenimden azar işitirim korkusu… Korku, korku, korkular… Korkaklığımızın üstüne diplomamızı sermeye çalışırken iyi bir iş arıyoruz. İsmimize eklenen sıfatın gücüyle diplomamızı -ve tabii geçmişimizi- bir işle değiştiriyoruz. Göreve başlar başlamaz korkularımızı beslemeye başlıyoruz. Ya aç kalırsam korkusunu paragöz biri olarak doyuruyoruz. Önemsiz bir insan olmamalıyım korkusunu birilerini ezerek bastırıyoruz. Öğretmenim beni azarlar, babam beni döver korkusundan çevreye nefret dolu yumruklar atarak korunuyoruz. Çoğu kez bize hiçbir zararı dokunmayacak böceklerden, tehlike arz etmeyen yükseklikten, karanlıktan, dar alandan, sudan ateşten ya da birilerinden korkarak, onları eteklerimizden alıp etrafımıza saçarak kurtulmak istiyoruz. Bitmiyor korkular bir türlü azalmıyorlar. Eziliyoruz, siniyoruz, titriyoruz… Mutluluğu ararken korkularımızla göz göze geliyor, gülerken gözyaşlarımızı hatırlıyoruz. Maskelerin, sözlerin, gülücüklerin, diplomaların, sıfatların ardına saklanıyoruz. En sonunda büyük kör ebe oyununda öfkemizi, sevgimizi, geçmişimizi, ütopyalarımızı yani kendimizi yitiriyoruz. Yıllar sonra bir aynanın yâda fotoğrafın karşısında emekliyken emeklerken kendimizi görüyoruz. Yüzlerce yıllık gelenekleri, korkuları, öfkeleri, nefreti… Gelecek nesillere taşıdığımızı. Korkularımızı öldürmek yerine çoğalttığımızı anlıyor ve çığlığı basıyoruz. YAŞAMAM GEREKENLER VARDI DAHA…
Filmi geri alsak günlerin bitmediği anlara şimdiye dönsek ve sevgiyi öğrenerek, öğreterek yeniden başlasak bir şeyleri değiştire bilir miyiz?

ENDÜSTRİ DEVRİMİNDEN MEDYA VE İLETİŞİM UYGARLIĞINA

ENDÜSTRİ DEVRİMİNDEN MEDYA VE İLETİŞİM UYGARLIĞINA

1780 yılında Britanya’nın yüzde sekseni kırsal alanda yaşamaktaydı. Nüfusu 50 bini aşan üç kent vardır. 1830’ da her şey bir anda değişti. Şehirler bir anda büyüdü nüfusu elli bini aşan on dört kent oluştu. Bu kentlerin dört tanesinin nüfusu yüz elli bini aşmaktaydı. Kentler kısa sürede büyük sanayi, ihracat ve ithalat merkezi haline geldiler. Köylerde iki yüz üç yüz kişiyle yaşayan insanların bir anda üretim ve tüketim alışkanlıkları, ahlak anlayışları, zaman kavramı, dini anlayış, kadın erkek ilişkileri değişti. Toplum hayatı bütünüyle değiştiğinden çoğu toplum bilimci ve tarihçi için bu çağ açıp kapatacak büyüklükte bir devrim olarak görür – Birinci ve ikinci dünya savaşının nedeni olduğunu da unutmamak lazım.-. Medya ve iletişim devrimi kimi toplum bilimcilerine göre endüstri devriminin devamı kimine göre ise endüstri devriminin büyüklüğünde bir devrimdir. Enformasyon gelişkin toplumların yaklaşık GSMH’sinin %30’unu kapsayacak kadar da önemlidir. Ben ikinci şıkka yakın olmakla beraber medyanın artık bir devrimden çok yememizi, içmemizi, duygularımızı, yaşam tarzımızı etkileyen ve kontrol eden büyük bir imparatorluğa benzetiyorum. Medya, iletişim araçları, dergiler, gazeteler ve internet büyük imparatorluğun tatlı zebanileri. Enformatik araçları tümden kötülemek istemiyorum. Bu araçlar doğru kullanılırsa insanlığa yararlı olabilir. -Sonuçta siz bu makaleyi bu iletişim araçları sayesinde okuyorsunuz.- Uzaktakileri yakınımıza getirir, iletişim güçlendirir, farklı toplumları tanımamızı ve onları anlamamızı sağlar, iyi bir öğreticidir… Daha birçok yararlı fonksiyonunu sayabilir tabi dedim ya doğru bir şekilde kullanılırsa.
Ne yazık ki iletişim araçları yarar vermekten çok insani bağımsızlığı yok edici araçlara dönüştü. İnsanlar yiyecek sektörünün gelişmesiyle nasıl yeme dürtülerine hâkim olamayıp obezleştilerse aniden gelişen iletişim sektörünü sindirmeyi de başaramayıp robotlaşmanın eşiğine geldiler.
Cep telefonları başlangıçta sevdiklerimize her an ulaşabileceğimiz araçlardı. Şu an bedava konuşma kampanyalarıyla zaman çalıcılarına ve kontrol mekanizmalarına dönüştü. Sevdiğimiz bir arkadaşımızı ziyarete gittiğimizde onun bizimle telefonda konuştuğundan daha az sohbet ettiğini görebiliriz, çünkü onu arayanlarla konuşmak zorunda kalabilir. Bir geziye gittiğimizde arkadaşımızın oradaki güzellikleri yaşamak yerine birilerini arayıp nerede olduğunu anlatması başka bir komik durum. Çoğu ilkokul çocuğuna bile ailesi rahat kontrol edebilmek için cep telefonu aldı. Aileden izinsiz yaşamak çoğu kişi için -kişi eğer yaman bir yalancı değilse- imkânsızlaştı. Cep telefonun niye kapalıydı diye kavga eden kaç çift gördünüz belki sizde bunun için kavga ettiniz. Cep telefonun markası ve modeli ise bir statü sembolü haline geldi. Kalbe ve beyne zararları ise bambaşka bir konu.
Kişisel bilgisayarların yaygınlaşmasıyla yaşamımıza giren yeni terim: İnternet. Başlangıçta bizi şaşkınlığa uğratan büyük bir sihir gibiydi. Bu sınırı olmayan dünya da aynı şeyleri düşünüp tanışamadığımız insanlara dolaysız olarak ulaşıp görüşlerimizi paylaşabilirdik. Dünyanın en büyük kütüphanesi parmaklarımızın emrindeydi. Aradığımız her şeye ulaşabilir. Düşüncelerimizi sansüre uğramadan yayınlatabilirdik. ‘Teknoloji perisi değneğini sıradan yaşamlara da uzata bilirmiş.’ diye seviniyorduk ki saat çaldı. Düş bitti. Saat holdinglerin tekeline çarpmıştı.
Birileri o çok bildikleri insan psikolojisinin de yardımıyla bir anda internet dünyasına girdiler. Cinsel açlığın etkisiyle o çok ciddi ve ahlaklı görülen insanlar pornografik sitelere kıtlıktan çıkmışlarcasına saldırdılar. Kısa sürede pornografik siteler en çok ziyaret edilen yani doğal olarak en çok kazanan sitelere dönüştü. Tüm istatistiklere göre de şu anda pornografik siteler google, amazon, yahoo.. g.b. popüler sitelerinden daha fazla kazanmakta. Sohbet odaları hızlı yaşamın sağ kolu oldu. Bugün tanış. Yarın seviş. Sonraki gün unut. Yeni birini ya da grubu bulmak zor değil.
Devletlerin korktukları başlarına gelmemişti. Her ülke kendi güvenlik duvarını anlaşarak inşa etti. Sistemine aykırı siteleri engellemeyi başardı. Hatta gizlediğimizi sandığımız mailleri bile okumayı başardı. En son Çin vatandaşlarının maillerini okuyup kontrol etme konusunda yahooyla anlaştı. Mail okumak mektup okumaktan daha kolaydı. E- devlet ise harikulade bir şeydi tek numarayla vatandaşın tüm kişisel bilgilerine ulaşılabilirdi. Böylece sistemi tehdit edebilecek kişiler bile kolayca kontrol altına alına bilinirdi. Böylece Latin Amerikalı eski despot liderlerinin Üç S. Teorisine yeni bir halka eklenmişti: İ. Spor, Siesta, Seks, İnternet ve de unutmadan Televizyon. Artık insanları kontrol etmek daha kolaydı.- buna SİSST teorisi mi desek-
Televizyonun toplumu etkileme gücü artık tartışma konusu bile yapılamayacak kadar katidir. Boş yere tek kuruşunu harcamayacak holdinglerin reklâmlara milyarlarca dolar harcamaları bunun en iyi göstergesidir.
Vizyontele’nin Deli Eminin formüle ettiği biçimiyle radyonun resimlisi olan bu araç propaganda sektörü için bir devrim niteliğindeydi. Zaten resimli olmadığı zamanda propaganda aracı olarak kullanılmaktaydı. Propagandanın üstadı da Hitler radyoyu çok iyi kullandı. Soğuk savaş dönemi boyunca ABD’de Sosyalist ülkelere S.S.C.B ise kapitalist ülkelere karşı Hitler’in izinden yürüyüp propaganda silahı olarak kullandı. Sonuçta A.B.D.savaşı müdahalesiz kazanmasının en etkili nedeni oldu. – Şu anda da ABD geleneğini İran, K. Kore, Vietnam… Gibi ülkelere rejim karşıtı uydu yayınları yaparak devam ettirmekte.-
Hitler radyo da propagandayı doğrudan yapıyordu. Alman ırkı üstündür demek gerekiyorsa bunu direk söyletiyordu. Yüzyılımızın insan psikolojisine vakıf ideologları ise bu işi dolaylı fakat daha etkili bir biçimde yapmanın yollarını keşfettiler. Hakim kültürü yaymak için bu şekilde yaşayıp mutlu olan insanların hikâyeleriyle dolu filimler yaptılar. Mutlu insanlar aracılığıyla hem insanların mutluluğuna neden olan markaların reklâmını yaptılar, hem tüketim kültürünü yaydılar hem de rejimi güvenlik altına aldılar. ( ABD için dolaylı propaganda çok önemlidir. Örnek verirsek 1947 yılında yapılan ‘Rusya Şarkısı’ filminde Rus’ların gülmesi kominizim propagandası olarak görüldü ve Robert Taylor g.b. birçok sanatçı hakkında soruşturma başlatıldı ve bu soruşturmalar uzun yıllar boyunca sürdü.)
Tüketim alışkanlığı gelişip, rejim güvenlik altına alınınca bu sektörü insanları tamamen kontrol etmek için kullandılar. Devlet için tüm bireyleri kontrol etmek çok zordur. Çünkü on milyonluk bir toplulukta insanların birebir kuracakları ilişkiler trilyonlarla ifade edilir. Televizyon sayesinde bireyler kolayca hipnotize edilip kolayca kontrol edilebilir. Futbol karşılaşmaları, diziler, Filimler, Çizgi filimler, haberler insanları gerçeklerin dünyasından uzaklaştırıp sanal bir dünya’ya sokar. Haberlerde kendisinden kilometrelerce uzakta yaşayan bir ailenin özel hayatını tüm ayrıntılarıyla öğrenir. Yaşamıyla hiçbir bağı olmayan gelinlerle kaynanaların hayatını merak eder, trafik kazalarından tecavüz olaylarına siyasi olaylara kadar her şeyi önemser ama apartmanındaki komşularının ismini bilmeyebilir. Bir Avrupa filmindeki saç şekli, elbise modeli ya da konuşma biçimine öyle yakınlık hisseder ki hemen uygulamaya koyar. Annelerin kıyafetleri sanki bir asır uzaklarındadır. Ben Van’ın ücra köylerinde İstanbul Türkçesiyle konuşup popüler şarkıları ezbere bilen, Siirt’in kenar mahallesinde pantolonlarını dizlerine kadar katlayıp manken taklidi yapan 6-7 yaşındaki çocukları görünce çok şaşırmıştım.
Televizyonun etkisi bunlarla sınırlı değil. Duygularımızı şekillendirip kolayca hükmedebiliyor. Oyuncağında askerlerce öldürülen bir çocuğa üzülebilirken, kanla beslenmiş bir insanın ardından gözyaşı dökebiliyoruz. Bir devlet ya da halk kısa süre içinde iyi ve ya kötü olabiliyor. Şiddeti, öfkeyi, duygusallığı hep ekran başında yaşıyoruz. Bir olayın önem derecesine de televizyon karar veriyor. Televizyonla ilintisi olan her haber birden bire bizim için önemli oluyor. Duygularımızı televizyon başında harcadığımızdan normal hayatta duygusuzlaşıp yarı robot bir varlığa dönüşebiliyoruz. Bu konuda haberlerden edindiğim sürüyle örneğe sahibim. Örneğin boğulan bir insanı üstüne gazete atıp yüzmeye devam edenler, elektrik parasını yatırma esnasında kalbi duran adamı kenara yatırıp sıraya devam ettirenler. Bu insanların Kurtlar Vadisi dizinin başrol oyuncusunun rol icabı kalp krizinden ölmesine çok üzüleceklerinden eminim.
İletişim sektörüne sahip olan kişi artık duygularımızın Tanrısı haline geliyor. Geçmişi ve yaşadığımız anı unutturabilir, çarpıta bilir ya da yeniden yazabilir; gelecekse zaten meydanının elinde şekillenmekte.
İsveç parlamentosundan söylenen bir söz konun önemini iyice ortaya koyuyor: Karl Marx yaşasaydı Das Kapital’i değil, Die Information’u (enformasyonu) yazardı. Medya sistemin taşıyıcısı ve görülen yüzü bu konu hakkında yazılacak elbette çok şey var tabi daha sonra

İLK GÜNAH: DOĞADAN KOPUŞ

İLK GÜNAH: DOĞADAN KOPUŞ

Küresel patronların (doğanın insanın düşlerini harekete geçireceğini bildiklerinden olacak) yaratmayı amaçladıkları nihai insan tiplemesi doğanın dışındadır. Yaşadığı alanlarda klimalarla iklim denetim altına alınmıştır. Depreme dayanıklı apartmanlarda yaşarlar. sıcak ve soğuk suyu bir musluk hareketiyle ile istedikleri yerden fışkırır. Doğa antik yıkılmış devletler gibidir birkaç açık hava müzesi konumundaki parklarda incelemek kafidir. Nüfusun yüzde ikisi kırsal alanda tümüyle denetim altına alınmış arazileri hormonal bombalar fışkırtan tarım teknolojisi ile işlemesi yeterlidir. Fakirlere gelince onları halletmek kolay; çürük, biçimsiz apartmanlarda, birbirine dayanan sevimsiz gece kondularından, bıktırıcı iş gününden kaçıp televizyona sığınan zavallılar onlar. Televizyonda gördükleri yaşamı yaşamak için ayağa kalkıp düşmek onlar için yeterince oyalayıcı. Çocuklar tabi ki çok önemliler gerekli önlemler alınmasa her şeyi ters yüz edebilirler. Neyse ki onlara yönelik; hayal yutucu çizgi filmler, çocuk proğramları, çocuk kitaplarından yaratılmış dev bir sektör var. zavallı çocuk yapay korkularla donatılır. Sonuç mu; bilinmez doğanın ürkütücülüğü beynine kazınır. Genç bir kız zararsız bir örümcekten ölümüne korkar. Kafeste olmayan kedi kuş pistir. Mikrop yuvasıdır. Kuduz olma ihtimali taşıyan köpeklerden tanımadığın insanlardan uzaklaşmak kadar gereklidir. Düşen bir ucaktan ya da batan gemiden kurtulanların ıssız yerlerde yaşadıklarını bilir. Ormanda yaşamak mı ürkütücü korkunç ve ölümcüldür. Açık ve kapalı alanlara karşı fobiler geliştirir. Hijyenik ortamlarda büyüdüğünden vücut mikroplara uygun savunma sistemi geliştiremez. Antibiyotiklere bağımlı, korkak bir kişilik geliştirir. Ve korkunun korkularıyla dolu beyni tek bir sinyal verir; koş şehrin boynuna dola kollarını kesinlikle bırakma seni koruyacak kollayacak tek şey medeniyet…
Küresel kapitalistleri düşü Avrupa ve A.B.D ki bir çok insanı istediği gibi şekillendirmiş ve neredeyse tam olarak amacına ulaşmıştır bize gelince bırakılım şehirde yaşayanları bu gün televizyonunda etkisiyle kır insanı için bile doğa önemini kaybetmiştir. Şu an yaşadığım köydeki insanların doğada öylesine yürüyüş, yaptıklarını görmedim. Şehirde yaşamak çoğunun rüyalarını süslüyor. Çevredeki ormanların yok olmasını önemsemiyorlar. Çoğu hala kalan ormanların yok edilmesiyle meşgul. Yeni nesilde büyüklerinin takipçisi doğayla ilgisiz… Hayvan besleme ve yaylaya gitme oranı geçmişe oranla oldukça düşük. Ekmek pişirmeyip ilçeden günlük ekmek, tavuk beslemek yerine çiftlik yumurtası alanlar bile var.
Beni şaşırtan asıl şey ise 2010 yılında Ilısu barajının altında kalacak Batman, Siirt ve Diyarbakırdaki köylülerle barajın yapımıyla ilgili düşüncelerini içeren ankette anketör olarak katılanlardan öğrendiklerim. Köylülerin büyük çoğunluğu arazilerinin, köylerinin, mezarlarının ve de camilerinin sular altında kalmasını önemsemiyorlardı. Tek önemsedikleri ne kadar para alacaklarıydı. Kardeşimin anket yaptığı kişiler içerisinde sadece dünyaya sevgiyle bakabilen bir ihtiyarla yirmili yaşlarında bir genç karşı çıkıyordu barajın yapılmasına; ‘Mezarlarımızı, köylerimizi, kendi ellerimizle diktiğimiz ağaçlarımızı bırakıp nereye gideceğiz,’ diyorlardı.
Şehirlilerde çoğunlukla doğal olan ortamla ilişkisini kaybettiği için ekolojik problemleri yeterince önemsemiyor. Doğayı korumayı sadece yaşadığı bölgeye ait problemler, ya da üretimini kısıtlayan çevre sorunlar söz konusu olunca önemsemekteler. Eğer Porsuk çayının Eskişehir’den geçen bölümü çok kötü kokuyorsa ya da ıslah edilmediğinden çevresindeki evleri yıkıyorsa, çevre kirliliği Antalya da ki turizmi baltalıyorsa doğa önemlidir; gerekli önlemler alınmalı ve korunmalıdır. Tunceli’de ki orman yangınları, Dicle ve Bitlis nehirlerinin kirlenmesi, Gediz deltasının şehir artığıyla yok edilmesinin, dünyada sadece Van gölünde yaşayan inci kefalinin ya da bir çok göçmen kuşunun yok olmanın eşiğine gelmesine gelince bunlar onlar için birkaç ağdalı sözle geçiştirilen önemsiz ayrıntılardır.
Kısacası ekonomik getirisi olmayan, kısa vadede sağlığını etkilemeyen, göz estetiğini bozmayan doğal felaketleri dikkate almaz. Buna örnek vermek gerekirse. Dicle nehrinin temizlenmesi için Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Avrupa’dan yüklü bir yardım aldığı haberini veren kanal D’nin haber bülteninin son cümlesi şöyleydi: ‘Evet Dicle artık temiz ama çevresine herhangi bir ekonomik getirisi olmadan akacak.’
Tüm bu örnekler ortaçağın skolastik felsefesinin zihinlerde canlı tutulduğunun birer kanıtıdır. Tanrı Evreni insanoğlu için yaratmıştır öyleyse doğanın insanoğlu için yok edilmesinin hiçbir mahzuru yoktur.
Oysa bizler doğanın içinde doğal bir denge içerisinde yaratıldık. Dengenin bozulması doğaya verdiğinden daha fazla zararı psikolojimize verdi, veriyor. Doğada kendini belirli oranda gerçekleştirebilen, üretim sürecini yaşayabilen, özgürce kararlar alan, paylaşabilen insan, şehirde en küçük soruna bile karar alamayan, yüksek binalar arasında yıldızlardan ve dağlardan bihaber psikolojik sorunlarıyla boğuşan, yetersiz ve bencil bir varlığa dönüştü.
Artık daha fazla hasta oluyoruz ve hedoist amaçlarımıza rağmen hayattan daha az zevk alıyoruz. Elinize bir harita alın ve Hakkâri’den başlayıp İstanbul’a oradan Paris’e ve en son Washington’a giden bir çizgi çizin. Amerika ya da Avrupalı olma düşünün birer kâbusa dönüştüğünü göreceksiniz. Kaleminizin ucu batıya ilerledikçe mutsuz ve hastalıklı insan sayısının artığını göreceksiniz. Köylerde binde bir gerek görülen psikoloğlara Amerika’nın banyölerinde yüzde otuzunun ihtiyaç duyduğuna tanık olacaksınız: Doğal olandan uzaklaşan, üretimi yaşamından uzaklaştıran ve yapay etkinliklerle boğuşan insanların psikolojisi iflas etti. Stresle ilişkili hastalıklar hat safhaya ulaştı.
Sağlıksız beslenme ise işin diğer bir yönü. Yoğun hormon kullanımı, genleri değiştirilmiş gıdalar insanlar için diğer büyük risk grubunu oluşturmakta. Genetiği değiştirilen gıdalar insan sağlığını ve evrimsel gelişimini olumsuz yönde etkilemekte. Modern toplumlarda 1- 70 yaş arasıdakilein yüzde yetmi beşinin kronik hastalığının olduğu gizlenmeyen bir gerçek. Sanayileşmiş toplumlarda her bireyin günde 3–5 kilo katkı maddesi yediğini düşünürsek insan sağlığının kötüye gitmesinin nedenini daha iyi anlarız. Örnek mi istiyorsunuz. Bir kez olsun uzun süredir bu tarz gıdalarla beslenen batı toplumuna televizyonun açtığı perdeden bakmayın yeter. Avrupa’ya gitmenize de gerek yok Antalya’daki turistleri incelemenizde yeterli. Bu insanların çoğunu vücudunda orantısızlıklar olduğunu kiminin aşırı zayıf kiminin şişman ya da bir tuhaf olduğunu göreceksiniz. Bu örneğe ABD’de ki insanların üçte birinin obez yani aşırı kilolu olduğunu iliştirmenin yararlı olacağını umuyorum. Ülkemizden örnek isterseniz daha birkaç yıl önce (2005) beş yaşındaki bir kız çocuğunun yediği hormonlu çilekler yüzünden erken ergenlik belirtilerinin görüldü – göğüs büyümesi, kıllanma… g.b.- ve iyileşmesi için hormon tedavisine alındı. Hümanistler sanayinin ve teknolojinin gelişimiyle kara kıtanın açlıktan kurtulacağının müjdesini veriyorlardı. Hümanistlerin sanayi toplumuyla ilgili düşleri ne yazık ki dünya’nın çoğunluğu için kâbusa dönüştü. Her gün dünyanın yedide biri yani sekiz yüz milyon insan aç yatıyor. Hala Afrika’daki çiftçiler çoğu kez bir sonraki hasatları için kaldırdıkları tohumluk hububatı yemek zorunda kalmaktalar. -Tohumluk buğdayın bozulmasını önlemek için içine zehir içeren cıva koyduklarından bunun da birçok ölüme yol açması işin başka bir olumsuz yönü.-
Batı teknolojisini geliştirerek tüm dünyayı doyuracak yiyeceği tek başına tüketmeyi yine tüm dünyayı açlıktan kurtaracak kadar parayı zayıflama sektörüne yatırmayı başarabildi.

ÖZGÜRLÜĞE DOĞRU ATILAN BÜYÜK ADIM: EKOLOJİK VE ÖZGÜR ALANLAR

ÖZGÜRLÜĞE DOĞRU ATILAN BÜYÜK ADIM: EKOLOJİK VE ÖZGÜR ALANLAR


Düşler gerçekleşebilir mi? Birçok gazete, dergi ve kitapta bu söze rastlarız. Televizyonda günde en az on kez bu soruyla karşılaşırız ve sorunun ardından da düşlerini gerçekleştirenleri gösterir ya da anlatırlar. İnsanların düşlerini nasıl gerçekleştirebileceklerini örneklerle uygulamalı olarak anlatan enformasyon toplumun ‘Kapital’i haline gelen kişisel gelişim kitapları klasik edebiyat kitaplarından daha fazla satmakta ve dünyanın en çok dile çevrilmiş kitabıyla -İncil’le- çeviri konusunda yarış halinde. Evet, düşlerimiz gerçekleşebilir. Aslında yaşamamızı, düşlerimizin gerçekleşmesine borçluyuz.
Tanrı dünyayı yaratmadan önce düşlemiştir. İnsanlar ateşi veya tekerleği keşfetmeden önce düşlediler. Fabrikalar, binalar, var olan tüm siyasal rejimler birer DÜŞtüler. Elle tutulamayan gözle görülemeyen mavi veya kara düşler. Düşlerin kimi geçekleşti kimi gerçekleşmeden yok oldu ya da gerçekleştikten sonra yolundan saptı. Şöyle düş deyip geçmeyin insan zihnini harekete geçiren o büyük devrimsel yönümüzden. Demire şekil verip kuşu, atı, balığı geride bırakıp bizi dünyanın en iyi uçan, koşan, yüzen canlısı haline getiren; Bizi dünyadaki her şeyi bir düğmeye basarak görmemizi sağlayan, sessimizi benzer yöntemle dünyanın bir ucundaki insana yine aynı yöntemle duyurmamızı sağlayan büyük ilahi güç, aynı zamanda şeytani, ihtiraslı ve haksızlığa dayanamayan büyük viçdanımızdır; düşler. İmparatorlukların dibine konulmuş dinamitler.
Geçmişte krallar, çarlar, şahlar, giyotinin altında ya da demir parmaklıkların ardından yıllarca ezdikleri insanlığın düşlerinin harekete geçrince başlarına neler gelebileciğini gördüler. Küreselleşen dünyanın geçmişinden ders alan büyük patronları insanlığın düşleyerek neler yapabileceğini çok iyi biliyorlar. İnce ve karışık hesaplarla kurdukları sistemlerini yok edebilecek bu tek büyük gücü kendi lehlerine çevirecek yolları bulmuşlar. Televizyon gibi enfermasyon araçlarıyla düşlerimizi yorup yoldan çıkarıp kişisel gelişim palavrasıyla istedikleri alanlara kanalize etmek küresel dünya patronlarının yeni uzmanlık alanı. İnsanlığın büyük zenginliğini; yolundan saptırtıkları düşlerini iliğine kadar sömürme yöntemleri ise basit: kişisel gelişim palavrasıyla ruhumuza açtıkları derin yaraların yan ürünü aşağılık kompleksimizi tatmin edip daha yüksek statüye tırmanmamızın kolay olduğunu anlatarak ruhsuzlaştırdıkları düşlerimizi elimizden alıp bize büyük maskeli balonun yalan maskelerinden dağıtmak. Böylece sistemlerini güçlendirmek, olası problemleri ve alternatif sistem önerilerini bertaraf etmek, insanlığı yapay etkinliklerle sürekli oyalamak…
Şimdi bu makalenin asıl amacı olan ilk sorduğum soruyu tekrar soracağım: DÜŞLERİMİZ GERÇEKLEŞEBİLİR Mİ?
Öncelikle sistemin iletişim araçları, eğitim ve yoğun propaganda ile beynimizin yarattığı sanal dünyayı irdeleyecek daha sonra yaratmak için kollarımızı sıvadığımız yeşil düşlerimizi anlatacağız. Kafamızda yaratılmış sanal medeniyetin altına baktığımızda gerçeği göreceğiz: Kendi başlarına karar alma özgürlüklerini kaybetmiş, doğal beslenmeyen obez veya aşırı zayıf, doğayla bağlarını yitirmiş, zamanını yapay etkinliklere harcayan, asla ulaşamayacağı statüler uğruna yaşamını tüketen insanlardan oluşan toplumu.

orada bir köy var: LONGO MAİ

21/02/2005 Orada bir köy var:LONGO MAİ
Eski çağlardan beri açlığa ve sefalete karşı yürütülen mücadelelerde çiftçi toplulukları en önde yer alıyordu. Çiftçi topluluklarının bunun için en az iki haklı nedeni vardı. Çiftçiler, bir yandan dünyadaki tüm insanlar için gerekli besin kaynaklarını üretirken, diğer yandan da paradoksal olarak sefaletten en büyük payı alıyorlardı. Sefalet ve açlık bugün hala kırsal bölge yaşayanlarının en büyük sorunu. Dünya Bankası'nın rakamlarına göre, aşırı yoksulluk içinde yaşayan (günlük geliri bir doların altında olan ve insanca yaşama olanağı bulamayan) 1,2 milyar kişinin yüzde 75'i kırsal bölgelerde yaşamaktadır. Birçok çiftçi topraksız göçmen işçi ya da toprak sahipleri tarafından iliklerine dek sömürülen ortakçılar veya genişliği ve niteliği bir ailenin ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar yetersiz toprağa sahip olmasından dolayı sefalet içinde yaşamakta. Dünyada her yedi saniyede bir on yaşın altında bir çocuk ölmekte, her dört dakikada bir, A vitamini yetersizliğinden dolayı bir kişi görme yetisini kaybetmektedir. Her gün 100 bin kişi açlığa bağlı nedenlerle ölüyor. 826 milyon kişi sürekli olarak yetersiz beslenmekte. Ve tüm bunlar, 12 milyar insanı rahatlıkla (günde kişi başına 2 bin 700 kalori olmak üzere) besleyebilecek bir gezegende yaşanmakta. Ama böylesine kuşatılmış dünyamızda oralarda bir yerlerde bir köy var, kutup yıldızı gibi parlamakta, güneş gibi insanın içini ısıtmaktadır. Bu köy "Longo Mai'' köyü. Anlamı da "Sürsün'', "Uzun Ömrü Olsun''. Fransa'nın Marsilya kentine bağlı, yaklaşık 120 kilometre mesafede bir köy. Longo Mai Marsilya'ya bağlı ama Fransız köyü mü, değil mi orası kişiye göre, bakışa göre biraz değişmekte. Çünkü, Fransız topraklarındaki bu köyü 68 kuşağından İsviçreli ve Avusturyalılar 1973'te kurmuşlar. Şimdilerde bu köyün bütünleştiricisi olan Nicholas Bell İrlandalı. Hayvancılık işlerinin kolaylaştırıcısı da Ascen Uriarte. Longo Mai köyünde Fransalılar ile birlikte Fransalı olmayan 12 ülkeden insanlar bir arada yaşıyor, birlikte üretip tüketiyorlar. Sürsün Köyü'nde insanlar açlıktan ölmüyor, aksine başka bir yaşamı dantel örer gibi örüyorlar. Küresel kapitalizmin insanlığı, doğayı, kültürü yok etme anlayışına karşı inadına başka türlü bir şeyi yaşıyor ve yaşatıyorlar… Bu köyde nasıl mı yaşıyorlar, onu da biz soralım Nicholas ile Ascen söylesin? Doğal üretiyoruz. Çünkü doğayı seviyoruz. Sağlıklı üretim yapıyoruz, kendimizi ve insanları seviyoruz -Bu köy, ne zaman, nasıl kuruldu? Bu köy biraz Fransa'daki yaşam akışının tersine kuruldu. Bu köyü İsviçreli ve Avusturyalı 68'liler 1973 yılında kurduğunda, kırsal alan boşalıyordu, terk ediliyordu. O dönemde bütün yerel küçük işletmeler batarken, bir bölüm 68'li üretim yapma gerekliliğine inanıyorlar. Bunun için yer aramaya başlamışlar. Fransa'yı gezmişler, Belçika'ya kadar gitmişler. Bir çoban arkadaşın burası satılık haberi vermesiyle de 300 hektarlık 3 çiftlik evinin olduğu bu arazileri satın almışlar. -Neden bu arazileri seçmişler. Özel bir durum söz konusu mu?Bir kere burası tek tapulu, onun için kolay alınabilmiş. Tabii tek neden bu değil, nedenler çok. Kurucular burayı ütopyalarını gerçekleştirmek için uygun görmüşler. Onların ütopyaları şimdi burada yaşıyor, yaşatılıyor artık. Ayrıca başka bir avantajı daha var. Buranın kullanılmayan çok arazisi vardı. Kullanılmayan arazileri koyunlar rahatlıkla kullanabilirdi. Koyunları istedikleri gibi otlayabilecekti. Bizim düşündüğümüz yeni çiftçilik modeline yani doğal olan, "modern'' olmayan tarım tarzına da buralar çok uygun ve korunaklıydı. Sürsün köyünün sürmesinin yeni çiftçilik modelinin yanında belki de en önemli neden; 1980'de burada yaşayanların 1990'ların krizini ön görebilmeleriydi. -Peki bu komün sistemini Fransa'da ya da başka yerlerde de yaygınlaştırmayı düşünmüşler mi? Evet düşünmüşler. 73'teki kurucular, Belçika ve Almanya'da da kurmak istemişler ama o yıllarda tehlikeli görüldükleri için izin verilmemiş. Burası (Longo Mai) ilk ve en büyüğü. Fransa'da burayla bağlantılı 5 yer daha var. Marsilya'da 5 hektarlık bir kooperatif var, orada şarap yapılıyor. Arles'te başka bir kooperatif var; 20 hektarlık sulu araziye sahip. Burada da sebze ve hayvanlar için yem bitkileri üretiliyor. 950 M. rakımda, Fransa'nın orta bölgesinin biraz kuzeyinde olan Massif Central'da kuzu ve koyunlar var. Ayrıca bir başka yerde orman arazisi satın alındı. Bu ormandan ağaç kesip ondan tahta çıkarıp satılıyor. En son çiftlik de bin 300 metre yükseklikte bir yer, orada da yün işletmesi var. Bu tesiste yünler temizleniyor, yıkanıyor, iplik yapılıyor. Burada 10 kişi çalışıyor. Yünün ipliğe dönüştürülmesinin yanında boyası ve örmesi de yapılıyor. -Tarım ve hayvancılık üretimini sürdürürken neleri esas alıyorsunuz veya dikkat ediyorsunuz?Üretim sürecimizde girdilerden kimyasal ilaç, kimyasal gübre, genetik tohumu, fenni yemi kesinlikle kullanmıyoruz. Ayrıca, bir sloganımız var: Üremeyi üretimden ayırmayalım! Çünkü yerli olan yani, hibrit olmayan ırklar kendi aralarında döllenme özellikleri gösterir ve diğerine taşır. Hibrit bir hayvanın bir başka hayvanı döllediğinde ya da döllendiğinde ne çıkacağı belli olmaz, cinsinin özelliklerini göstermez. Hibrit olmayan hayvanlarda ise üretim sürekli ve sağlıklı olur. Bu nedenle; üremeyi, üretimden ayırmıyoruz. Biz hem üretiyoruz, üretim sürecinin tümü ile birlikte yaşamımızı da yönetebiliyoruz. Ürünü ürettiğimiz ham halinden satışa kadar bölümünü ilke olarak yönetiyoruz. Kontrolümüzde tutuyoruz. Yani ürettiğimiz ürünü ham halde satmıyoruz. Kapalı bir yaşam hiç yaşamıyoruz. Tüm Dünya ile iletişim halindeyiz. Geçmişte Türkiye'deki Yeni Çeltek ve Fatsa mahkemelerini Türkiye'ye gelerek düzenli izledik ve bu mahkemelerdeki durumlardan kamuoyunu haberdar etmeye çalıştık. Dünyadaki olup bitenle çok ilgiliyiz. Şimdi İsviçre, Ukrayna, Almanya, Yugoslavya ve Avusturya'da da benzer komün üretim tarzı sürdürenler var. Bunlarla ilişkimiz var, görüşüyoruz, paylaşımlarımız var. -Arazilerinizin toprak yapısı çok kötü. Organik gübre kullanıyor musunuz? Organik gübreniz yetiyor mu, yoksa satın mı alıyorsunuz?Evet, sizinde söylediğiniz gibi toprağımızın yapısı çok kötü. Ama üretimde rotasyon uyguluyoruz ayrıca nadasa bırakıyoruz. Ama organik gübre satın almıyoruz. Çünkü üretimde bağımsızlık istiyor ve onu esas alıyoruz. Bir de organik gübre üçüncü ülkelerden geliyor, bunu doğru bulmuyoruz. Kendileri kullanmalıdır diye düşünüyoruz. Bu iki gerekçemiz nedeniyle dışarıdan organik gübre satın almıyoruz. Kendi gübremiz 1 hektarlık sebze ve 1 hektarlık çileğe ancak yetebiliyor. -Peki buralar hep komün mü, kooperatif mi, yoksa her iki üretim ve yönetim tarzı birlikte mi? Siz de durum nedir?Bizim statümüz kooperatif ama işleyişimiz komün. Burada her şey ortak. Arabalar ortak. Arazi ortak. Alet ve makineler ortak. Aklınıza gelen ve burada gördüğünüz her şey ortak. Ortak üretiyoruz. Ortak yaşam alanları oluşturduk, bu yaşam alanlarında kolektif bir yaşam sürdürüyoruz. Birlikte ürettiklerimizi beraber tüketiyoruz. Örneğin, bu komünde yaşayanlar evlerinde değil, ortak hazırlanan yemekleri yemekhanede yiyorlar. Ama haftada bir toplanarak bu hafta ne yiyelim diye yemek istedikleri yemekleri belirliyorlar. Yemeğin hazırlanışındaki hangi evresine katkı koyacaklarsa gönüllülük temelinde ismini o evreye yazarak yemeğin yapılmasına katkı koyuyorlar. Kendi entelektüellerimiz var. Makaleler yazıyorlar. Dünyadaki değişik toplum kesimleri ile düşündüklerimizi paylaşıyoruz. Entelektüellerimiz ve bizim belirlediğimiz konuları dünyanın gündemindeki konuları hep birlikte gündem yapıyor, tartışıyoruz. Arabalarımız ve aklınıza gelen her şeyi ortak kullanıyoruz. Hemen her şeyi de kendimiz üretmeye çalışıyoruz. Fırınımız var, ekmeğimizi yapıyoruz. Haftada iki gün de fazla ekmek yapıyor, köy pazarına götürüp satıyoruz. Kendi kesimhanelerimiz var; hayvanlarımızı hijyenik ortamda kesiyoruz. Yine kamyonet üzerine kendi yaptığımız frigorofik düzenekle etlerimizi sağlıklı bir biçimde tüketiciye ulaştırıyoruz. Marangoz atölyemiz var; kapı, pencere masa, dolap, aklınıza gelebilecek her türlü ahşap gereksinimimizi buradan karşılıyoruz. Metal atölyemiz var; her türlü metal eşya, araç ve gerecimizi burada komün üyeleri tarafından yapılıyor. Arabalarımız için tamir atölyelerimiz var; araçlarımızı kendimiz tamir ediyoruz. Su değirmenimiz var elektriğimizi oradan üretiyoruz. Evlerimizi kendimiz yapıyoruz. Kendimiz için bir bölüm toprağımızı ayırdık, orman (koruluk) yaptık. Şimdi bir yaşlı bakım evi hazırlama fikrimiz var. Radyomuz var, kendimizden haber vererek fikirlerimizden, ürettiğimiz ürünlerden ve üretim tarzımızdan insanları haberdar ediyoruz. İnsanlar canlı veya telefonlarla programlara katılıyor, onların düşüncelerinden hem haberdar oluyor, hem de ulaşabildiklerimize radyo aracılığıyla haberdar ediyoruz. İhtiyaç duyulduğunda ortak olan bütün bu şeyleri paylaşıyoruz. Yani, paylaşarak özgürleşiyoruz. Paylaşarak örgütleniyoruz.
-Evet sizin bir de radyonuz var. Köye gelmeden önce yol üstünde birkaç yerde reklamlarını da gördük. RADYO ZİNZİNE! Bu radyonuzu biraz anlatır mısınız?1981 yılında radyoya başladık. Sağcı Destaing iktidardaydı. Seçim yapılacaktı. Uzun bir zamandan sonra sağ bir hükümeti devirme şansı gözüküyordu. Mitterand Fransa genelinde umut olmuştu. Seçim de gelip dayanmıştı. Seçim öncesinde Mitterand kaçak bir radyoya gitmiş, konuşma yapmıştı. Bizde de radyonun teknik işlerini çözecek sürdürebilecek arkadaşlar vardı. En stratejik bir anı seçip hemen radyoyu faaliyete geçirdik. İktidardakilerin bilemediği böyle binlerce kaçak radyo kuruldu, o sırada. Biz de onlardan biriydik. Politik sürece ve değişmesine bu eğrelti radyo ile katkı koymaya çalıştık. Radyo başlangıçta çok mütevazııydı. Yerimiz bir çoban evi gibiydi. Teknolojimiz plak makinesi benzeri ilkel bir aletti. Yayın alanı da 30 km civarındaydı. Bu halimizle politik sürecin içinde diğer çabalarımızla birlikte radyomuzla da yerimizi aldık. Sonra Mitterand yönetime geldi. Radyolara lisans vererek yasallaştırdı. Halen yüz civarında kaçak radyo var. -Peki RADYO ZİNZİNE ismi ne anlama geliyor?Hiçbir anlama gelmiyor. Öylesine konulmuş bir isim. Ama bizim için artık anlamlı. -Gün boyu yayın yapıyor musunuz? Yayın politikanız nedir?Başta eğrelti giden radyomuzda da yeniliklere gittik. İlk önce radyo binamızı yeniledik, düzenledik. Artık güneş enerjisi ile ürettiğimiz elektrikle yayın yapıyoruz. Büyük bir direk diktik. Şu an 250 km karede dinlenir duruma geldik. Dinlenme potansiyelimiz 120 bin kişi. 20 bini aşkın sürekli dinleyenimiz var. Yenilediğimiz radyomuzda artık ürünlerimiz hakkında da bilgi veriyoruz. Komünde düşünüp tartıştığımız açıklıkta radyoda konuşuyoruz. Dobra şeyler söylüyoruz. Kendi komün hayatımızı anlatıyor, aktarıyoruz. Endüstriyel tarımın insan sağlığı ve doğaya yaptığı tahribatı anlatıyoruz. Dünyada olup bitenleri, örneğin şu sıralar ABD'nin Irak işgalini anlatıyoruz. Aldığımız olumlu tepkiler nedeniyle günlük 3 saat olan yayınımızı önce 6 saate, şimdi de 9 saate çıkartmış bulunmaktayız. -Biz tekrar komüne dönelim, komünde şu sıralar ne yapıyorsunuz?300 hektarlık komünümüzde 120 büyük 30 küçük insan yaşıyor. Sohbet ve tartışma sürecine girdik. Kuruluşumuzdan bu yana ilk kez 3 hafta aralıksız bir biçimde sohbet ve tartışma süreci başlattık. Çünkü; bir kısım nüfus yaşlanıyor, çocuklar yetişiyor ve yeni gelenler var. Bütün bu konular yeniden konuşmayı, yönelim belirlemeyi gerektiriyor. Ayrıca bildiğiniz gibi dünya ölçeğinde 4-5 yıldır tarımın endüstrileşmesine yönelik bir kampanya var. Bu gidişata karşı bir çalışma ve çabamız var. Bizim üretimimiz doğal üretim. Üretimden pazarlamaya tüm süreç, doğal. Doğayla barışık. Doğaya aykırı hiçbir üretim tarzını benimsemiyor ve uygulamıyoruz. Ret ediyoruz. Bizim üretimimiz endüstriyel tarıma karşı alternatif bir üretim tarzıdır. İspanya ve bir çok ülkede uygulanan tarımda endüstri tarzı uygulamaları yerinde incelettirdik. Avrupa çapında bir araştırma ve bilgilendirmeye çıktık. Bu çabaları kitaplaştırdık da. -Sizin uyguladığınız kolektif ya da komün yaşamını nasıl yürütüyorsunuz?Çok kişiye aitlik yok. Her şey ortak. Geliri bir havuza atıyoruz. Geliri kullanmak için de sayamayacağım kadar çok mekanizmalar var. Her konuyu her şeyi tartışıyoruz. Her konuya ilişkin bir mekanizmamız oluyor. Bir konu ya da sorun için önceden belirlenmiş mekanizmamız, kalıplaşmış çözümümüz yok. Bir tek çözümümüz var o da; ortak tartışıp, ortak karar almak. Bir de sürekli her şeyi deniyoruz. Şimdi örneğin, seyyar kümes sistemini deniyoruz. Gelirleri, ihtiyaçlar üzerinden tartışıp, ortak karar verip kullanıyoruz. İhtiyaç bir araba, traktör veya seyyar bir kümes ise her neyse onunu tartışıyor kararlaştırıyor ve alıyoruz. Yaşamımızı kolaylaştıracak ve güzelleştirecek şeyler içinde yine bu yolu kullanıyoruz. Bu yönetim tarzı zor olmuyor. Bizi mutlu kılıyor. Çünkü, yönetim sürecine herkes fikri ile katılıyor, yön veriyor, özgürleşiyor. Emeği ile üretiyor, çoğaltıyor. Mutlu bir yaşamı, başka bir dünya varı ertelemiyor, yaşıyoruz. -Ürettiklerinizle kendinize yeterli olabiliyor musunuz?Kendimize tam yeterli değiliz. Üretilenler ihtiyacımızın dörtte üçünü karşılıyor. Diğer ihtiyaçlarımızı satın alıyoruz. Biz de ekmek, sebze, meyve, şarap, reçel, jöle, marmelat vb ile iplik, yün, giysi, et satıyoruz. İhtiyaçlarımızı karşılıyoruz. -Satışı nasıl yapıyorsunuz? Yani pazarlama işini nasıl yapıyorsunuz?Pazarlara çıkarıp satıyoruz. Koli abone müşterilerimiz var. Koli abone müşteri sayımız 300'ü geçmiş vaziyette. Her hafta onlara ürettiğimiz bu sağlıklı ürünleri koli yapıp götürüp teslim ediyoruz. Parasını alıyoruz. Ayrıca radyodan yaptığımız tanıtım ile de satış kapasitemizi geliştiriyoruz. Doğal üretiyoruz. Çünkü doğayı seviyoruz. Sağlıklı üretim yapıyoruz, kendimizi ve insanları seviyoruz. Paylaşıyoruz; paylaşarak özgürleşiyor ve örgütleniyoruz.

Çemberi Parçalamak

Yezidilerde önemli bir dini yasak vardır.
Eğer çevrende bir çember çizilmişse
O çember bozulmadıkça içinden çıkamazsın.
Bu dini bir yasak ve kati bir emirdir.
Dini bütün Yezidiler her zaman bu emre itaat ederler.

Murathan MUNGAN Mahmut ile Yezida adlı tiyatro eserinde
Bu konuya edebi bir renk katar
Yezida’nın kendi çevresine bir çember çizer
Ve çemberin içinde ölümü bekler
Köyün tümü etrafında toplanır.
Hiç kimse yasağı bozamaz.
Genç kız gözlerinin önünde çan verir
Çünkü melekler kadar güzel bir kızın yaşamı dini bir emir kadar önemli değildir.

Çember Yezidilerin belasıdır, kanlısıdır
Hiçte edebi olmayan canilikle dolu, bir çok örnek vardır.
Yezidi tarihinde.
Çaldıran ovasında asi, güçlü, delikanlı savaşçılarla dolu bir yezidi aşireti
Savaşın en kızıştığı anda
Bir kurnazlık yok edilir.
Çevrelerinde büyük bir çember çizilir.
Çemberden çıkan dininden vazgeçmiştir yok edilmesine gerek yoktur.
Çemberde Kalanların katli vaciptir
Dinlerini başka dinlerde olanları yok etmekle güçlendireceklerini düşünen Sünni bir aşiretince
Hiçbir Yezidi çemberden çıkmaz
Açlıktan bitap düştüklerinde
Yok edilirler canice

Çember bizimde belalımızdır.
Başkalarının çizdiği çemberin içine birde kendi çemberini çizence
Tam ortada oturup bekleyen çoktur.
Yeryüzünde…
Bu insanlar bildiklerinin dışına çıkmazlar.
Verilenin dışını düşünemezler.
Bunlar için doğup büyüdükleri dışında yaşam yoktur.
Varsa da yasaktır buralarda yaşamak.
Korkmamak güçlenmek için kendilerine sarılırlar, kanunlara tutunurlar, dini emirlere biat edip, feodal bağlarına gömülürler.
Bir kuşun kanadına teslim edip gözlerini
Çemberin dışından kendi hallerine bakmayı akıl edemezler
Kendi zavallı hallerini görmekten korkanlar
Yezidanın ölümünü izleyen köylüler kadar köylüler kadar suçludurlar
Emirlere itaat edip
Kendi yokoluşlarına göz yumdukları için…
Çemberin içinde ölümü bekleyen savaşçılardan
Daha
Korkaktırlar, Çemberin dışı onları korkuttuğu için
Aptaldırlar Ruhlarının yağmalandığını tek tipleştiklerinin anlamadıkları için

Ekolojik ve özgür köy çemberin dışındaki yaşamları düşlemektir.
Çizginin dışına çıkabilmek için seçenektir.
Cesaret ister sonucunun ne olacağını bilinmediği için
Güven ister daha önceden tanımadığın yol arkadaşlarına her şeyini teslim etmen gerektiği için
Ekolojik ve özgür köy başlangıçta dingin bir liman değildir.
Bilinmeyen bir okyanusun bilinmez yeridir.
Sevgi dolu düşçülerin
Cenneti dünyaya taşımak isteyenlerin
Yeridir.
Çok şeydir.
Onu yaratmaksa kolay değildir.
Çünkü emek ister
Sevgi ister.
Paylaşım ister.
Zaferi vaat ederken yenile bileceğini de inkâr etmez.
Bu yaşam ait ne varsa unutmanı her şeyi yeniden yazmanı bekler
Her okyanus gibi belirsizdir.
Amerika’yı da keşfettirebilir sana
Okyanusun dibini de…
Yeni bir yaşamı düşlemek çok şey bekler senden
Ama en çok cesaret ister.

Nedenlerimiz Ve Düşlerimiz

Aslında plaşsentaya dönmek yazısı nedenlerimizi ve ileride yapmayı amaçladıklarımızı edebiyatın açıklamaların sınırlarını aşan büyülü yapısıyla çok iyi anlattığımıza inanıyoruz. Bu nedenle, ilk sayfamıza bu yazıya ayırdık. Bizimle aynı düşü görenlerin ‘plasentaya dönmek’ metnini okuduktan sonra beyinlerinde birçok görüntünün belirdiğine eminiz. Bir metin bir sürü seyi anlatmaya yeter anlamak isteyenlere, anlamak istemeyenlerin ise sayfanın üstündeki kırmızı çarpı işaretini tıklayıp şu durmadan akan ama sadece akan yaşamlarına geri döndüklerine eminiz. Şimdi sizlerle; ruhsal kardeşlerimizle baş başa olduğumuza göre plasentaya dönmek yâda plasentamızı inşa etmek yazısının ardındaki kişisel öykülerimizi anlatabiliriz ama öncelikle “Plasentaya dönmek” tabirini olumsuz birçok şeye yormamanızı isteyeceğiz. “Plasentaya dönmek” yazısı sadece bir metindir hayattan hoşnut olmayıp düşlerini önüne katan bireylerin yeni bir hayat kurma tasarısının nedenlerini ve yeni bir yaşama ulaşma yollarından birini anlatan sade bir metin. Biz yaşam tasarımıza plasentaya dönmek ismini uygun gördük başka birisi 1983’te kendi yaşam tasarısına “bolo bolo” ismini vermişti. Amerikalı bir Profesör ‘Ekotopya’ dedi. Bir başkası “Vesleta” diye bir isim uydurabilir ya da; “gerçek yaşama dönüş” diyebilir. Bizce önemli olan isimler değildir. Çevremizi kuşatan bizlere dayatılan adına yaşam denilen anlamsızlığa ne oranda karşı koymayı amaçladığıdır. İçinde sevgiyi barındırması, otorite figürlerine karşı durabilmesi, verili rollerimizin dışına çıkarmasıdır. Böyle bir tasarıyı entelektüel mastürbasyonun dışına çıkarmaya yaşamsallaştırmayı amaçlayan insanların inancıdır. Yani en azından yukarıda özetle saydıklarımız bizim için özgürlükçü hayat tasarımlarını anlamlı kılan kavramlardır. Şimdi şu kısa açıklamanın ardından; Büyük ihtimalle kafanızda oluşan siz kimsiniz sorusunu cevaplamak için plasentayı kurgulayanların kişisel öykülerine-mize- dönebiliriz. Ben bu siteyi kurma görevini üstlenen kişi; Mîraz, yeni bir yaşamı tasarlamaya başladığımda Diyarbakırlı ve ortaokulda bir gençtim. Diyarbakırlı olduğumu özellikle belirtiyorum. Diyarbakır’ın güzel olan bir sürü yanı vardır ama insanı intihara sürükleyen iki kötü özelliği vardır. Osmanlı öncesinden beri süregelen kahrolası savaş ve doğadan kopuk yaşam. Diyarbakır’dan sıçrayan kanı değerli basın allayıp süsleyip yalan sosuna bulayıp her gün televizyonunuzdan beyninizin içini fırlattığından az çok bilgilisiniz bu konuda. Bu yüzden ben Diyarbakır’ın doğadan kopuk yönüne değineceğim öncelikle. Diyarbakır çarpıklığın bile çarpılacağı kadar kötü binalarla kaplı bir kenttir. Şehir içinde bulunan her parça toprağa at dışkısı kadar estetik apartmanlarla doludur. Savaştan kaçanların can havliyle sarıldıkları açgözlü zombi görünüşlü mütteahitlerin kafalarına göre çizdirdikleri birbirine benzer projelerden yapılmış saçma sapan yapılar yüzünden yıldızları tüm ihtişamıyla ancak yirmi iki yaşımda Siirt’e üniversite okumaya gittiğimde görmüştüm. Çocukken kıyıda köşede durduğundan kesmeye kıyılmamış dost ve de moruk dut ağacı ve küçücük bir park dışında yeşile tanışıklık kuramadan börtü böceği çiçeği gökyüzünü göremeden büyüdüm. ( şimdilerde yeşil alan artmış ve binalar biraz daha estetik yapılmaya başlamış deniliyor). Durum vahimdi ve düşlerim gerçek hayat bu değil yeniden yeni bir yaşam kurulmalı diye direnç gösteriyor, direniyor, diretiyordu. Benim gibi düşünen birilerini bulmak için gözlerim yuvalarında dönüp duruyordu. Biliyordum, Kaldırım taşlarının kanla yıkandığı her daim silah seslerinin sokaklarda yankılandığı insanların evden çıkıp geri dönmediği günlerde gerçeklerden kaçmak hayallere süslü bir dünya tasarlamak bir çok insan için zorunluluktu. O günlerde bulduğum bir daha da kaybetmediğim bir dostumla oturup gönlerce düşündük; Güzel bir dünya nasıl inşa edilir. Dinler, Sosyalizm, Kürtlüğümüze dönmek, Rock, alt kültür, ekoloji, Anarşizm… En son ekoloji ve Anarşizmde durakladık. Gideceğimiz başka liman kalmamıştı. Liderler krallara dönüşmüş bu arada büyük düş S.S.C.B yıkılmış ve Diyarbakır sokaklarını imanlı, sakallı, satırlı gölgeler kaplamıştı. Ben bir okuldan atılmış, sınıfta kalmış zar zor lise sona gelmiştim. Hayaldaşım üniversiteyi bırakmış ikinci bir üniversiteyi okuyup okumamayı düşünüyordu. İşte tam o yıl dört kişiyle daha tanıştık ve nem kokusuna bulanmış küçük bir odada günlerce düşler kurduk. Çoğu zaman düşün ötesine geçtik. Özgürlüğü ve kolektifliği yaşadık. Düşümüzün mihenk taşı bir köydü. Doğanın koynunda serpilen özgür bir dünya parçası ekoözgür köy: Kolektif yaşam, özgürlük, dostluk ve paylaşım. İnsan daha fazla ne isteyebilirdi ki!
Daha fazlasını istemedik. İçinde akarsu geçen kırk elli dönümlük bir arazi. Bizim gibi düşbazlar için çok şeydi bu. Düşünce rüzgârımızın ardına takılıp bir çok liman dolaştık. Para kazanmak için çalıştık, onun bunun ardına takıldık. Yakamızdan silkti bizi her yakalayan; ‘utanmalısınız’ dediler. Otuz kırk dönüm arazi sahibi olmakta neymiş kat, yat, villa hayali kursan neyse tutmuş neler tasarlıyorsun dediler ve öyle bir sallayıp attılar ki bizi kendimizi takım elbiselerin içinde bulduk. Üçümüz öğretmen olduk. Biri benim eşi şu plasentanın taşıyıcısı ve de besleyicisi, iki kişi yollarda helak oldu. (Aramaktayız, onları da bulacağız.) doğaya özlemimizden veya kendimize yeten bir yönümüz olduğundan üç farklı şehrin üç farklı köyünde dördümüzün kafasında aynı depremler oldu düş lavları içimizi ısıttı ve tek bir çığlık çıktı ağzımızdan “böyle yaşamayız!” bu sözü söyle söylemez tekrar bulduk birbirimizi ve kaldığımız yerden devam ettik
Yani buradan…

Yapmayı planladıklarımıza gelince:
A) Planımızın temeli: doğa ananın kucağında bir olabildiğince ekolojik araçlarla inşa edeceğimiz köy için kollarımızı şimdiden sıvadık. Önümüzdeki birkaç ay içerisinde elimizdeki seçeneklerden bir kaçını eleyeceğiz ve ekolojik köyümüze yerleşeceğiz
B) Yerel tüketim ağı: ekolojik köyümüzün ekonomik anlamda sürmesi kendi ayaklarının üzerinde durması bizler için çok önemli bu nedenle yerel tüketim ağlarını canlandıracağız. Ürettiklerimizi biz pazarlayacağız ve olabildiğince ……. Yararlanacağız. Ayrıca üye sistemi oluşturacak paketlediğimiz ürünleri bize üye olan kişilere göndereceğiz
C) Paylaşacağız, kolektif bilinçle ve sevgiyle yaşayacağız
D) Şehir geçmişimizi unutmuş değiliz. Şehirde ürünlerimizi pazarlayıp kültürel ve sosyal aktiviteleri depolayacağımız bir alan olacak. Bu alan sayesinde şehirde yaşayıp bizim gibi yaşamak isteyenleri bulacağız.
E) Sağlık ve eğitimle ilgili sorunlarımıza özerk ve köklü çözümler bulacağız.

plasentaya dönüş

Ütopyalarımıza ‘ya da artık topyamıza diyelim’ bu ismi bulmadan önce bizlerde bu yazıyı okuyan herkes gibi yanlış giden yaşamımızın kıyısında kaybettiğimiz doğruları arıyorduk. Ararken de yolu yapanın tozu dumana katarak ilerleyen ya da gerileyen sürüsüyle sürükleniyorduk. Bazen sürünün içinde; işte gerçeklik şudur. Özgür ve mutlu yaşam böyle inşa edilir diye bağıranların ardına takılıyorduk. Bazense yolumuz camilerin, kiliselerin, türlü tapınakların kapısına düşüyordu. Ve her seferinde Tanrıya isyan edenlerin amacının tanrı olmak olduğunu, diktatörlerden nefret edenlerin diktatörleştiğini gördük.
Çok yürüdük yanlış yollara sapa sapa kendimizle savaşa savaşa benliğimizi bulduk. Çok önceden yapmamız gerekeni yaptık kendimizle oturduk. Ardından toz toprak kaldırarak yürüyenleri: yeni yollar arayanları, yürümekten mutluluk duyanları, hep üzgün olanları, öfkelileri, koyun gibi yaşanılmaz deyip sürü başlarıyla kapışırken ilerleyenleri, suçluları, iyilik dağıtacağım diye kendini paralayanları, sürünerek yürüyen tapınıcıları, ellerinde kazma kürek yeni yollar yapılmalı diyen tembelleri, birey olduğunu zannederek önündekinin sırtına tutunanları, mutsuz zenginleri, mutsuz fakirleri, hiçbir şeye sahip olamamanın acısıyla her şey benim olmalı diye bağıran bencilleri, mutlu görünen mutsuzları, bu bir mucize deyip önündeki şarlatanı takip edenleri, yürüdükleri yeni yolu övüp kestirmeden başladıkları yola dönenleri, eksikliklerinden yaptıkları bastona dayananları, ego balonlarıyla zıplayanları yani tümüyle tüm sürüyü; ailemizi, karımızı çocuğumuzu, kardeşimizi ve belki de seni izledik…
İzlerken parmaklarımızın farkına vardık, ellerimizin, havayı kokladık ve koklamanın ne demek olduğunu anladık. Duymadığımız sesleri duyduk. Bir süre sonra görmenin kendi içine bakmak anlamına geldiğini anladığımızda ayağa kalktık. Yıllar sonra ilk defa kendi bacaklarımıza dayanarak yükseldik. Ardımıza; yürüdüğümüz yola baktığımızda tıpkı keloğlan gibi onca yıllın ardından, yürümekten paralanan ayakkabılarımıza rağmen bir arpa boyu bile ilerlemediğimizi, yol denilen şeyin küçücük bir çember olduğunu. Kendimiz olamamanın etrafında dönüp durduğumuzu fark ettik. Geri dönmedik, ilerlemedik yola ait her şeyden el etek çekilmeli dedik sadece ve durduk.
Daha önce bizim yaptığımızı yapanlar vardı etrafımızda: Yanlışın içinden sürüklenmekten vazgeçip duranlar. Onlara dönüşmemizi sağlayan o ses oldu. Benimle beraber sürüyü izleyenlerden birinin karnından gelen bir ses. O ses olmasa belki de bir süre sonra onları izlemekten sıkılacak istemeyerekte olsa sürünün içine girecek her şeyi eleştiren ama çemberin içinde yaşayan ve aynı zamanda sistemi besleyenlerden olacaktık.
İçimizden biri;
“Bu bebeği bu anlamsız insan ırmağına atamayız. Böyle bir yaşam yaşamaktan başka seçeneğin yok diyemeyiz,’ dedi.
‘O zaman ne yapmalıyız,’ dedim. ‘Eğer bebek doğacaksa başka bir yaşam olmadığına göre onların arasına katılmak zorunda.’
Bir başkası;
“O halde hiç doğmasın,” dedi.
Ama bebek seslendi:
“Ben bir canım ve rahme düştükten sonra hakkınız yok, canımı almaya…’ ‘
“o zaman doğmasın’ dedi başka biri; “yani onu hep sevgi dolu ve korunaklı annesinin karnında tutmanın bir yolu olmalı…”
“ Ne yazık ki böyle bir yol yok’ dedi. Bebeğin annesi ve ekledi; ‘Keşke olsa…
“ve olabilir dedik hep beraber …”
“Eğer o gelmek zorundaysa o zaman biz burada ona ve de kendimize mutlu bir yuva bir plasenta inşa ederiz,” dedik.
Korktuğumuz için değil. Bu çocuğu böyle bir çılgınlığa bırakmamak için, başka bir yaşam mümkün demek için, kendimizi kandırmaktan bıktığımız için kendi plasentamızı yapmak için kolları sıvadık.
Şimdi bu yazıyı okuyan yani sen neden; plasenta diyorsundur. Bu soruya yüzlerce cevabımız var. Çünkü savaşın olmadığı tek yer, çünkü sevgiyle sarmalanmış, çünkü dış dünyayı yadsımıyor ve varlığını inkâr etmiyor. Karnından diğer tüm insanlara bağlı ama onlardan ayrı. Çünkü doğmak var olan düzenden uzaklaşmak ve çoğalmak için buna ihtiyacımız var, çünkü hiyareşik ilişkilerin olmadığı efendilerin ve kölelerin adamdan sayılmadığı bir yere ihtiyacımız var. Çünkü bize yetecek kadar tüketmeliyiz. Çünkü doğa anneye acı çektirmekten vazgeçmeli onunla içice geçmeli onun karnından bakmalıyız dünyaya. Çünkü tanrıya ihtiyaç duyulmayan ama kişinin kendi tanrısallığının farkında olduğu tek yer orası…
Biliyoruz birçok kişi bizim yakındığımız şeylerden yakındılar. Çabaladılar; öldüler öldürüldüler ama sonuç değişmedi. Görüyoruz işte birkaç örnek dışında daha iyi bir yaşam kurulamadı. Şimdi sizin onlardan farkınız ne diye sorabilirsin. Bizim farkımız baştan sona yanlış kurgulanmış bu yaşama katılmaktan vazgeçmemiz. Sistemle savaşmanın bile sistemi güçlendirdiğini biliyoruz. Bizler insanın sonsuz sevgisine ve iyi niyetine güveniyoruz. Birileriyle savaşmak kan dökmek gibi bir niyetimiz yok çünkü yaşamımız önemlidir diyoruz ve sürüye ait olan her şeyden sıfatlarımızdan, sözde rahat yaşamımızdan tüm benliğimizle vazgeçiyoruz. Bize ait olan dünyayı inşa etmek için kollarımızı sıvarken kafamızı nefretle doldurup beynimizi öfkemizle kilitleyen sisteme haykırıyoruz: SENDEN ARTIK NEFRET ETMİYORUZ ÇÜNKÜ SEN NEFRETİMİZİ HAK EDECEK KADAR DEĞERLİ DEĞİLSİN...